BİRTEK-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile Söyleşi
2022 yılında Gaziantep’te kurulan Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Kurucu Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile “Model Şehir: Gaziantep” dosya çalışmamız kapsamında gerçekleştirdiğimiz söyleşi; Antep işçi sınıfının ve sanayisinin yapısı, güncel göç meselesi, göç ve pandemiyle birlikte gelişen dönüşüm ve BİRTEK-SEN’in kuruluşunu da koşullayan yakın dönemin sendikal gelişmeleri ele alınmaktadır.
Kendi hikâyenizden de başlayabiliriz Mehmet Bey. Atölyelerden büyük organize sanayiye geçiş nasıl ve hangi temelde gelişti? Etkileri ne oldu?
Organize sanayi burada 1980’lerin sonunda, 88’de faaliyete geçti. O zaman Aktes, Yıldız İplik, Okan Tekstil gibi ilk iplik fabrikaları vardı; iplik fabrikaları yoğunluklu açılmıştı. Şimdi o fabrikaların bir kısmı yok. Daha önce büyük fabrikalar şehrin çeşitli yerlerine dağılmıştı. Örneğin Sanko, Nizip yolu üzerindeydi ve ayrıca Oğuzeli yolu üzerinde fabrikası vardı; çok daha önce şehir içinde Veli çiftlik iplik fabrikası vardı. Yine Nizip Caddesi diye bildiğimiz bir bölüm var, Kale altı civarı, orada çeşitli fabrikalar vardı. İplik ve Halı fabrikaları gibi.
Halı sanayisinin halı atölyelerin halı imalatı asıl yoğunlaştığı yer ise 60’ların sonu ve 70’lerin başından beri Ünaldı idi. 2000’leri başına kadar da öyle idi. Ben 88’de daha ilkokul öğrencisi iken çocuk işçi olarak 9 yaşında işe başladım Ünaldı’da. 2000’e kadar da Ünaldı’da çalışıyordum. Sonra Organizeye geçtim, ardından en son çalıştığım yer de Merinos’tu. Merinos’un fabrikası da Merveşehir’de idi. 2002-2003’e kadar Merinos organize sanayide değildi. 2000’lerin başında organize sanayide bir fabrika açmıştı ama asıl büyük işletmesi Merve Şehir diye bildiğimiz otogar yolundaydı; şimdi mağaza olarak kullanıyor orayı. 2000’e kadar Antep’te hem büyük fabrikalar hem atölyeler ağırlıklı olarak şehrin muhtelif yerlerine dağılmış durumdaydı.
Bir bölge de Körkün’dür, mesela hâlâ orada irili ufaklı fabrikalar var. Nurgana diye bir bölge var, Gatem’in ilerisinde Küsget bölgesinde fabrikaların, işletmelerin olduğu bir bölge var. Şu an bilinen Organize Sanayi Bölgesi dışında da 6-7 tane irili ufaklı sanayi bölgesi vardır ama 2000’lerden sonra daha hızlı bir şekilde Organize Sanayi Bölgesi daha merkez bir sanayi bölgesi olmaya başladı. Yani Ünaldı’da halı dokuma işleri bakımından da süreç şöyle oldu: Merinos’un eski ismi Erdemoğlu’ydu; 98’de Merinos adını aldı. Merinos Bursa merkezli kamusal bir fabrikaydı, isim hakkını aldı; Ünaldı dışında, Merveşehir’de ilk kurulan fabrika Merinos’tu.
O zamana kadar halı dokuma üretim merkezi büyük oranda Ünaldı idi. Ünaldı da biliyorsunuz 1996’da büyük bir direniş yaşanmıştı; 20 bine yakın halı dokuma işçisinin katıldığı o direnişte ben de genç bir işçi olarak yer almıştım. O zaman Ünaldı bir mahalle adıydı ama Ünaldı’dan daha fazla mahalleyi kapsayan bölgeye biz Ünaldı diyorduk. Bir ucu Yazıcık, bir ucu Çıksorut, bir ucu Perilikaya kadar dayanan 7 mahalleyi kapsayan yerdi Ünaldı.
Orada biraz çalışma şartları ve koşulları daha esnekti. 12 saat çalışılırdı ama böyle fabrikalardaki gibi servisle gidip gelme, sabah girip akşam fabrikadan çıkma şeklinde değildi. İrili ufaklı atölyelerden oluşan mahallede yemek saatinde dışarıda geçirebilirdiniz, çıkıp dinlenebilirdiniz.
Yemek ve dinlenme 12 saatin içinde miydi? Ayrıca kaç kişilik atölyelerden bahsediyorsunuz?
Tabiî, tüm bunlar 12 saate dâhil. Atölyeler 150-200 kişilik de vardı; Ceyhan Halı, Seydi Bulut Halı gibi büyük işletme yerleri vardı. Ama 3 makine, 5 makine, 2 tezgâh gibi küçük atölyeler; 3 kişilik, 5 kişilik, 10 kişilik atölyeler de vardı. Toplamda 540 işletme mevcuttu.
Yani bu sayılarda şöyle aklıma geliyor, sonradan daha da artmıştır, Ünaldı direnişine öncülük eden dernekte bütün bunların istatistikleri vardı; 540 işyeri sayısı oradan aklımda kalmış. 7 ayrı mahallede hepsinin bir arada olması mümkün değildi. Örneğin Ceyhan halı dokuma büyük işyerlerinden biriydi ama bu şekilde 4-5 işyeri vardı sanayi içerisinde. 5 tezgâh bir yerde, 10 tezgâh bir yerde, hepsinin aynı yerde olması fizikî ve altyapı olarak mümkün değildi Ünaldı’da. Düşünün, apartman gibi bir binanın içerisinde bloklar var ve makineleri döşemişler. Zaten oraya 30 tezgâh sığdırmanız mümkün değil.
Yani Başpınar’daki fabrikalar gibi fabrika çatılı bloklar değil, mahalledeki apartmanlar gibi yapılardan bahsediyoruz; şimdi aynı binalar konfeksiyon atölyeleri olarak kullanılıyor. 96 grevine katılan işçiler arasında organize sanayinin direnişi engellemek için açıldığı inancı yaygınıdır. Bu yönü de vardır ancak asıl olarak sermayenin üretim ihtiyaçlarından dolayı ortaya çıktı. 2000’lere doğru ve sonrasında hızlanacak şekilde teknolojik değişim oldu çünkü Ünaldı’daki halı dokuma tezgâhları, abartısız bir şekilde herhâlde 80-100 yıl öncesinin teknolojisiydi.
İşçilerin böyle düşünmesi de doğaldır çünkü 96 grevi o zamana kadar dokuma işleri içinde yaşanmış en önemli, hatta Antep’in tarihindeki en önemli işçi direnişidir ve çok önemli kazanımlar elde edilmiştir. 93 ve 96 arası böyle bir süreç var. Aslında 93’te başlar bu çalışma, 95’te dernekleşir; 96’da en büyük grev olur. Çünkü 93 ve 95’te de grevler oldu, orada da büyük zamlar, kazanımlar elde edildi. Ben o grevlerde de genç bir işçi olarak bulundum ama 96 bu sürecin zirvesidir. Çünkü bir ay boyunca sürdü ve 20 bin kişinin tamamı katıldı.
Üretim ihtiyacına dayalı dönüşümü biraz daha açabilir miyiz?
Organize sanayiye dönüşümün asıl sebebi dediğimiz gibi ekonomik zorunluluktu. Yani artık eski teknoloji ve eski atölye şeklindeki ilkel çalışma koşullarıyla bunu sürdürmesi mümkün değildi, miadını doldurmuştu o süreç. Ünaldı’da buna uygun sermaye gücü olanlar, bugün hâkim olan bilgisayarlı dediğimiz daha teknolojik halı makinelerini aldılar. Mesela 2000’li yılların başında bir makinenin fiyatı 1 milyon TL civarındaydı; şimdi daha da artmıştır çünkü makineler sürekli yenileniyor. O zamanlar Ünaldı’da çok tartıştığımız şöyle bir hesap da var: ilkel mekanik makinelerin 10 tanesinde, en az 8 tanesinde ve toplamda kırka yakın işçi ile yaptığımız üretimi, bugün bu makinelerin birinde 3 vardiyada 6 kişi de yapabiliyorsun. Çok net, 40 kişi ile üretimi bugün 5 kişi ile hatta daha az kişi ile (Örneğin Merinos’ta her makinede 1 kişi çalışıyor) çıkarabiliyorsun; 10 kat farktan oluştu.
Bugün Antep, dünya halı pazarı bakımından hem içeriye teknoloji transferi yani makine satışı, hem de dünyada makine halısı üretiminin önemli bir merkezi olmaya doğru gidiyor. Tedarik zincirinde Antep’e biraz böyle bir rol verilmiştir. Mesela burada şu anda halı fabrikalarında kullanılan makinelerin iki menşei var; biri Belçika, diğeri Almanya. Orada üretim yapmıyor. Makineyi üretip Antep’e satarlar. Şu anda dünyada makine halısı üretiminin %45’inden fazlası Antep’te üretiliyor. Makina Antep’te kurulduktan sonra, makinenin tamamı olmasa bile (şimdi daha zor) eskiden tamamı mekanik olduğu için Antepliler, Antepli tornacılar bunu yapıyordu. Şimdi işin içinde elektronik de daha fazla yer aldığı için o kısımlarını yapamıyorlar ama mekanik aksamında Antep’te yapılamayan yan parça yok. Yani yan parça sanayisi de çok gelişmiştir Antep’te.
Büyük teknoloji transferinde 2000’lerin başı milât alınabilir mi?
Evet. Bizim Ünaldı’da çalıştığımız tezgâhların ilk modeli Almanya ve Belçika tarafından 100 yıl önce yapılmış ve Antep’te kalmış; bu makineler kopyalanarak 2000’lere kadar gelmişti. Mesela 3 tane makinist adı vardır, Antep’te bütün eski dokumacılar bilir ve 3 tane farklı tezgâh vardır. İşte birinin kolu, birinin mekik atışı farklıdır; ona göre isimleri vardır. 3 tane makinistle özdeşleşmiştir bunlar. Vakkas’ın yapısı, Bahattin’in yapısı, Emin’in yapısı derler. Bu 3 kişi de Ünaldı’da meşhur 3 makinist. Birisi bir markayı model almış, diğeri başkasını. Ünaldı da böyle idi. 1960-70’lerden sonra Belçika’dan ya da yurtdışından tek bir makine parçası dahi gelmemiştir. Tamamı burada yan sanayide tornalarda yapılmıştır.
İthal parça ihtiyacı burada ikame oluyordu yani?
Aynen. Burada iplik fabrikalarında da meşhurdur bu durum.
60’lar ve 70’lerde Türkiye ekonomisi için söylenen ithal ikame meselesinin somut örneği burada yaşanmış.
Aynen. Ama artık öyle sürdürülemez hâle geldi çünkü bir tarafta 40-50 kişinin yaptığın üretimi çok daha az kişi ile, 4-5 kişiyle çok daha kısa sürede yapma imkânı tanıyan bir teknolojiyle senin yarışabilmen mümkün değil ve o pazarda hayatta kalabilmek için o teknolojik dönüşüme ayak uydurmak zorundasın. 2000’lere kadar buna direnildi. Antep sanayisi 2000’den sonra ayakta kalıp daha da büyümek, pazarda daha büyük aktör olabilmek için dönüşüme girdi. Örneğin Erdemoğlu 2000’lerin başında kadar amiyane tabir ile sadece borusu Antep’te öten bir firma iken bugün dünya çapında üretim yapmaktadır. Bunu sağlayan teknolojik dönüşüm sadece Erdemoğlu’nda değil, ona eklenen bir sürü markada görüldü: Sanat Halı, Festival Halı ve benzerleri.
Dönüşümün hemen ekonomik krizden önce kısa sürede gerçekleşmesi, ciddi sermaye giriş çıkışlarının yaşandığı döneme denk gelmesi düşündürücü.
O zaman Başpınar’a geçen fabrikalar o makineleri kurarken, yatırım yaparken önemli oranda Avrupa merkezli krediler aldılar, bu makinelerin bir kısmını kredi şeklinde alıp sonradan üretimle, zamana yayarak ödediler. Aynı zamanda dolaylı bir biçimde pek çok destek oldu. Özellikle iktidardan ve yerel iktidardan bedava yer tahsisi ve benzeri kimi teşvikler, kredi borçlarının ve kimi borçlarının sigorta primlerinin ötelenmesi, hatta bazı fabrikaların uzun yıllar inşaat gibi gösterip vergi ödememeye kadar uzanan kolaylıklar gösterildi. Antep sanayicilerinin genelde ağzından düşmeyen bir şey var: Antep Türkiye’de devletten hiç destek almadan, hiçbir kamu desteği olmadan, kendi yağıyla kavrulan girişimcilerin örnek kentidir falan; hikâye. Antep’te büyük patron olmuş ve devletten çeşitli ve dolaylı bir şekilde bu imtiyaz ve teşviklerden yararlanmamış tek bir patron bile yoktur. Dolayısıyla işin o kısmı hikâye.
Başta söylediğim şeye bağlamak gerekirse işçiler içinde şöyle bir şey gelişti. İşte “sırf Ünaldı’daki birliği dağıtmak için Başpınar’a taşıdılar,” fikri, hâlâ tek tük de olsa Ünaldı dönemini yaşamış ve Başpınar’da çalışmaya devam eden işçiler ya da emekli olanlar arasında yaygındır. Dernek bütün işçilerin birliğini sağlamıştı; artık bir sendika gibi 6 ayda bir liste yayınlıyordu. Yani patronlar sendika gibi muhatap almak zorunda kalıyordu. Sözleşme gibi protokol imzalandı dernek ve patronlar arasında. Sigorta hakkı bile 96’da direnişten sonra yaygın biçimde kazandığımız bir hakka dönüştü. Öncesinde her iş yerinde bir tane ustabaşı falan sigortalı olurdu. O yüzden işçiler de öyle bir algı oldu. Ünaldı’da her sokakta bir kahvehane, bir çay ocağı, dürümcü olurdu; toplantı yerlerimiz işte sokaklardaki dürümcülerdi, kahvehanelerdi, çay ocaklarıydı ve her iş yerine girip çıkabilirdik, yani işçilerin toplanması, bir araya gelmesiyle haberleşmesi, mesai saatleri içinde bile toplanıp bir meseleyi konuşması çok olanaklıydı.
Başpınar döneminin artık fabrika sistemine göre modem işçi sınıfının bazı yönleriyle modernleşmesi bakımından da ileri yönleri var. Çünkü evet, Ünaldı’da işçilerin örgütlenmesi için uygun bir zemin vardı ama bir yönüyle de aslında daha ilkel kalan, yani işçi sınıfının gerçek anlamda fabrika işçisine, proletere dönüşmesine engel olan ilkel yanları da var. Biraz bu avantajlar ortadan kalkınca, öbür fabrika diğer fabrikayı görmeyince böyle yorumlandı. Diğer yandan tam da 2000’lerde başlayan bu dönüşüm, aynı zamanda 96’dan 2000’lere kadar da az çok etkisi devam eden mücadele geleneğini, dernek etrafında toplanarak oluşmuş örgütlü gücü dağıtmak bakımından da patronlar için değerlendirdikleri bir fırsat oldu tabiî.
Dosya çalışmasını yaparken, kıyı kentlerinden sonra içeride ilk yapılan Serbest Bölgelerin, Kayseri (1997) ve ardından Gaziantep’te (1998) olduğunu gördük. 2000’lere doğru aslında bir yönelimin de olduğu, sermayenin ihracata dönük bir vizyonunun olduğunu da gösteriyor. İhracat onla başlayıp onla bitmiyor ama 2000’lerden önce iç bölgelerde ilk adımın da Antep’te olmasının bir anlamı vardır herhâlde?
90’lardan sonra İstanbul sermayesi dediğimiz TUSİAD dışında, Refah Partisi’nin iktidar ortağı olduğu dönemlerde daha çok tartışılmaya başlanan Anadolu sermayesi, Anadolu kaplanları, İslam’ı dediğimiz şeyin Kayseri ile birlikte sayılan iki ana merkezden biri de Antep’ti. Gelen iktidarların taban yaratma, kendi siyasî görüşüne göre sermaye yaratma bakımından da örnek kentlerden biriydi.
20 yıl önce bir atölye düzeyinde olup bugün Türkiye’nin ilk 500’üne giren firmalar var artık. Bu çok hızlı dönüşümü, bir firmanın kendi girişimci yeteneği ile açıklamamız mümkün değil; kamusal bir destek almadan, devletten bir imtiyaz almadan, benzeri teşviklerden yararlanmadan yapabileceğiniz bir şey değil bu. Türkiye’de aslında işçi sınıfının örgütlü mücadelesini dağıtmak, “sorunsuz” bir alan açmak bakımından da Antep önemli bir yerdi.
80’leri, 90’ları ve 2000’leri ele alırsak işçi kompozisyonu nasıldı? 2000’lerden sonra bir dönüşüm oldu mu?
Eskiden alarak bu dönüşümü tamamıyla analiz edecek birikime sahip değilim ama en azından kendi çevremizden, kısmen de geriye dönük edindiğimiz deneyimler, yaptığımız okumalarla şu değerlendirmeleri yapabilirim: Antep’in böyle bir sanayi merkezi olmasında Osmanlı dönemine kadar uzanan, coğrafî konumuyla da bağlantılı olarak geçmişinin etkisi var. Örneğin Antep’te 30’lu yıllarda 5-6 bin tane dokuma tezgâhı olduğuna dair bilgiler var. Hatta 90’lara kadar havlu dokumacılığı da mevcuttu ama sonra havlucular bir greve çıktı; sonra hangi dinamikler rol oynadı çok bilemiyorum ama Uşak tarafına kaydı.
Ama halı ilginç bir şekilde hep büyüyerek ilerledi. Dediğim gibi burada hem yan sanayi yedek parça bakımından çok gelişmiş bir alt yapı var ve bunu sıfırdan yaratmak çok çok zordur. Coğrafî olarak hem Ortadoğu’ya hem Doğu Avrupa ülkelerine yakınlığı ve İpek Yolu üzerinde bir kent olması; yanı sıra uluslararası taşımada iş gücü birikmiş bir kent olması Antep’i avantajlı bir kent hâline getirdi. Bunun dışında ben daha böyle Türkiye’nin siyasal konjonktürüne dair özel nedenleri de olabileceğini düşünüyorum. Birincisi, tam sınırında yani Doğu ve Güneydoğu’nun en batı sınırında iken ve her ne kadar da Güneydoğu sınırları içinde, hatta Kürdistan coğrafyasının bile bir parçası, Mezopotamya’nın bir parçası olsa da, orijini bakımında aslında Türk ağırlıklı bir kenttir.
Özellikle daha 80 öncesinden başlayarak da Urfa, Malatya, Maraş gibi kendine sınır daha doğu illerinden ve Adıyaman’dan çok yoğun göç almış bir kent. 80’den sonra işte Van’a kadar gidiyor. Van, Şırnak, Cizre, Siirt buralardan da çok yoğun bu göçler sonucu da şu anda Antep nüfusunun abartısız yarısı Kürt’tür. Bazılarına göre daha fazla. Zaten Antep’in Nizip, Yavuzeli başta olmak üzere büyük ilçelerinin kırsalında da büyük oranda Kürtlerin yaşadığı bölgeler var, İslahiye’nin yine aynı şekilde; o yüzden biraz daha kozmopolit bir yapısı var.
Göçenler eskiden beri, önemli oranda üretime entegre olmuşlar.
Evet, ekonomik göçlerdir bunlar. 90’larda köy yakmaların, köy boşaltmaların en yoğun yaşandığı dönemde bile Antep’in Doğu ve Kürt illerinden aldığı göç; ekonomik göçtür. Örneğin, gidin mesela Antep daha yakındır ama işte köy yakmalardan ve politik nedenlerden dolayı asıl göç Adana’dadır, Mersin’dedir ve İstanbul’dadır. Antep’te ise daha sınırlı sayıdadır. Antep’te 80’den önce buraya yerleşmiş, artık Antep şivesinden dolayı bunu ayırt edemeyeceğimiz Vanlılar vardır mesela. Siirtliler vardır, 60-70’li yıllardan beri ekonomik nedenlerle gelip göçmüşler ve sonrasındaki göçlerde hep akraba hemşeri ilişkisi ile mesleklere göre de şekillenmiş. Vanlılar, Siirtliler genelde taşımacılık işi ile uğraşıyorlar ya da mesela gıda sektöründe, buğday, un, yem fabrikalarının sahipleri genelde Cizrelidir.
Antep, 2000’den sonra da giderek batısından da şimdi Osmaniye’de, Adana’dan göç alan bir kent. Adana Sanayi büyük oranda tasfiye oldu biliyorsunuz. Özellikle tekstil ve emek yoğunluklu sektörler bakımından Antep’te sadece organize sanayi bölgesinde 200 bin işçi çalışmakta. Türkiye’nin yüzölçümü olarak en büyük organize sanayi bölgesi hâline geldi. Bu gibi nedenlerden dolayı Antep hep göç aldı. 90’lara kadar Antep işçi profilinde, bugüne oranla görece sol fikirlerin, daha mücadeleci geleneklerin işçiler içinde daha güçlü olduğunu biliyoruz. Ünaldı’da örneğin 1977’de, 78’de grevlerden bahsedilir. 70’lerden beri mesela Ünaldı iplik işçileri içinde yaşanmış grevler, direnişler ve devrimci sol örgütlerin, işçiler içinde, bu işçi havzalarında hep işçi çalışması olmuştur. Ünaldı’da işte dokuma işleri içinde Halkın Kurtuluşu geleneği, iplik işçileri içinde Emeğin Birliği gibi gruplar hep bir şekilde etkin olmuştur. Hatta buradan işçi önderleri çıkmış, bir şekilde sol siyaset içinde de etkili olmuştur.
90’lardan sonra, 90’ların sonunda özellikle göç daha bir ivme kazandı. Ondan önce diyelim Antep senede 10 bin göç alıyorsa bu 50 bine çıktı. Bu hep sanayinin büyümesiyle birlikte oldu. Hâlen göç alıyor, hatta hızlanmış durumda. Çünkü Antep’te eğer bir fabrikada az çok vasıf gerektirmeyen bir işi yapabilecek durumdaysanız işsiz kalmazsınız, hâlâ öyledir. O yüzden Antep, sürekli kolayca iş bulunabilir bir merkez. Hem sanayi hem ticaret bakımından yüz binlerce işçinin çalıştığı bir kent olması bu şekilde oldu ve bu tabiî işçi sınıfının profilinde de bir değişime neden oldu. Çünkü büyük oranda göçü kırsaldan aldı. Kırsal kesimlerden sınıf bilinci, sınıf mücadelesi bilinci hiç olmayan, işçileşmemiş kesimler yığınlar hâlinde fabrikalara ve üretimin içine dâhil olunca işçi sınıfının ana gövdesini oluşturdular kısa bir sürede.
Nasıl bir etkisi oldu?
Şöyle bir etkisi oldu: işçilerin öteden beri az çok eğilim, gelenek hâline getirdikleri, kimi önemli talepleri için örgütlenme ve mücadele etme kültürünü tabiî ki biraz geriletti. Örneğin daha ağır koşullarda, sosyal hakları talep etmeden çalışmaya razı olmak arttı. Dünyanın her yerinde göçle gelenler çaresizliğinden göç etmiş insandır, ekonomik olarak olduğu yerde artık hayatını sürdüremediği için gelmiştir ve geldiğin yerde hayatta kalmak için oranın yerlisi, yerleşik olanına oranla daha kötü koşulları kabul etmeye yatkındır. Dolayısıyla işçilerin daha önce yerleşik olan işçilerin taleplerini de baskılayan sonuçlara yol açtı ve bu ciddi gerilimlere de neden oldu. Mesela ben yine Ünaldı’dan örnek vereyim. 96 grevine kadar, yani o 95, 96 dönemine kadar ben kendim de bizzat bu duyguyu hatırlıyorum. Ünaldı’da mesela Urfalı işçilerden nefret ederlerdi, yani Antep’in yerlisi olan dokuma işleri Urfalı işleri sevmezdi.
Bozova’nın bir köyünden adam gelmiş ve dokumacılığa başlamış, 2-3 yıl sonra onun akrabaları da gelerek aynı iş yerinde çalışıyor. Suriyeliler için olan duyguların aynısı, “Urfalılar yüzünden biz işimizi kaybediyoruz, Urfalılar yüzünden zam alamıyoruz, Urfalılar yüzünden biz daha çok çalışıyoruz, Urfalılar yüzünden biz daha çok eziliyoruz çünkü onlar hiçbir şeye itiraz etmiyor.” Hakikaten de ilk yıllar öyle: Sen pazar çalışmazsın, o çalışır; sen zam istersin, o istemez, daha azına kabul eder falan. O zaman biz genç bir işçiyken, yemek saatinde derneğe uğrardık; dernekte şu tartışmaları hatırlıyorum: İşte biri “Urfalılar yüzünden…” deyince, dernek yönetimi, daha çok Emek Partili işçilerin öncülük ettiği, onların kurduğu bir dernekti, hep bize, “Böyle düşünürseniz bu patronların işine yarar,” derdi. Mesela Mikail abi işçilere önderlik eden kişi, kendisi de Suruçludur, şöyle derdi: “Bugün evet, Urfalı işçiler yeni geldiği için sizden daha zor koşullarda çalışmayı kabul ediyor olabilirler ama onlar işçileşecek, yarın sizinle birlikte mücadele edecekler, siz bugün onlardan nefret ederek onlara düşman olursanız ancak patrona hizmet edersiniz. Sizin tam tersine, bizim patrona karşı Urfalı, Siirtli, Antepli, Besnili, Adıyamanlı diye bölünmeden birlik olmamız lâzım.”
Bu öngörü doğrulandı.Logo
ANA SAYFA > SÖYLEŞİLER
Pdf indir
BİRTEK-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile Söyleşi
2022 yılında Gaziantep’te kurulan Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Kurucu Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile “Model Şehir: Gaziantep” dosya çalışmamız kapsamında gerçekleştirdiğimiz söyleşi; Antep işçi sınıfının ve sanayisinin yapısı, güncel göç meselesi, göç ve pandemiyle birlikte gelişen dönüşüm ve BİRTEK-SEN’in kuruluşunu da koşullayan yakın dönemin sendikal gelişmeleri ele alınmaktadır.
Kendi hikâyenizden de başlayabiliriz Mehmet Bey. Atölyelerden büyük organize sanayiye geçiş nasıl ve hangi temelde gelişti? Etkileri ne oldu?
Organize sanayi burada 1980’lerin sonunda, 88’de faaliyete geçti. O zaman Aktes, Yıldız İplik, Okan Tekstil gibi ilk iplik fabrikaları vardı; iplik fabrikaları yoğunluklu açılmıştı. Şimdi o fabrikaların bir kısmı yok. Daha önce büyük fabrikalar şehrin çeşitli yerlerine dağılmıştı. Örneğin Sanko, Nizip yolu üzerindeydi ve ayrıca Oğuzeli yolu üzerinde fabrikası vardı; çok daha önce şehir içinde Veli çiftlik iplik fabrikası vardı. Yine Nizip Caddesi diye bildiğimiz bir bölüm var, Kale altı civarı, orada çeşitli fabrikalar vardı. İplik ve Halı fabrikaları gibi.
Halı sanayisinin halı atölyelerin halı imalatı asıl yoğunlaştığı yer ise 60’ların sonu ve 70’lerin başından beri Ünaldı idi. 2000’leri başına kadar da öyle idi. Ben 88’de daha ilkokul öğrencisi iken çocuk işçi olarak 9 yaşında işe başladım Ünaldı’da. 2000’e kadar da Ünaldı’da çalışıyordum. Sonra Organizeye geçtim, ardından en son çalıştığım yer de Merinos’tu. Merinos’un fabrikası da Merveşehir’de idi. 2002-2003’e kadar Merinos organize sanayide değildi. 2000’lerin başında organize sanayide bir fabrika açmıştı ama asıl büyük işletmesi Merve Şehir diye bildiğimiz otogar yolundaydı; şimdi mağaza olarak kullanıyor orayı. 2000’e kadar Antep’te hem büyük fabrikalar hem atölyeler ağırlıklı olarak şehrin muhtelif yerlerine dağılmış durumdaydı.
Bir bölge de Körkün’dür, mesela hâlâ orada irili ufaklı fabrikalar var. Nurgana diye bir bölge var, Gatem’in ilerisinde Küsget bölgesinde fabrikaların, işletmelerin olduğu bir bölge var. Şu an bilinen Organize Sanayi Bölgesi dışında da 6-7 tane irili ufaklı sanayi bölgesi vardır ama 2000’lerden sonra daha hızlı bir şekilde Organize Sanayi Bölgesi daha merkez bir sanayi bölgesi olmaya başladı. Yani Ünaldı’da halı dokuma işleri bakımından da süreç şöyle oldu: Merinos’un eski ismi Erdemoğlu’ydu; 98’de Merinos adını aldı. Merinos Bursa merkezli kamusal bir fabrikaydı, isim hakkını aldı; Ünaldı dışında, Merveşehir’de ilk kurulan fabrika Merinos’tu.
O zamana kadar halı dokuma üretim merkezi büyük oranda Ünaldı idi. Ünaldı da biliyorsunuz 1996’da büyük bir direniş yaşanmıştı; 20 bine yakın halı dokuma işçisinin katıldığı o direnişte ben de genç bir işçi olarak yer almıştım. O zaman Ünaldı bir mahalle adıydı ama Ünaldı’dan daha fazla mahalleyi kapsayan bölgeye biz Ünaldı diyorduk. Bir ucu Yazıcık, bir ucu Çıksorut, bir ucu Perilikaya kadar dayanan 7 mahalleyi kapsayan yerdi Ünaldı.
Orada biraz çalışma şartları ve koşulları daha esnekti. 12 saat çalışılırdı ama böyle fabrikalardaki gibi servisle gidip gelme, sabah girip akşam fabrikadan çıkma şeklinde değildi. İrili ufaklı atölyelerden oluşan mahallede yemek saatinde dışarıda geçirebilirdiniz, çıkıp dinlenebilirdiniz.
Yemek ve dinlenme 12 saatin içinde miydi? Ayrıca kaç kişilik atölyelerden bahsediyorsunuz?
Tabiî, tüm bunlar 12 saate dâhil. Atölyeler 150-200 kişilik de vardı; Ceyhan Halı, Seydi Bulut Halı gibi büyük işletme yerleri vardı. Ama 3 makine, 5 makine, 2 tezgâh gibi küçük atölyeler; 3 kişilik, 5 kişilik, 10 kişilik atölyeler de vardı. Toplamda 540 işletme mevcuttu.
Yani bu sayılarda şöyle aklıma geliyor, sonradan daha da artmıştır, Ünaldı direnişine öncülük eden dernekte bütün bunların istatistikleri vardı; 540 işyeri sayısı oradan aklımda kalmış. 7 ayrı mahallede hepsinin bir arada olması mümkün değildi. Örneğin Ceyhan halı dokuma büyük işyerlerinden biriydi ama bu şekilde 4-5 işyeri vardı sanayi içerisinde. 5 tezgâh bir yerde, 10 tezgâh bir yerde, hepsinin aynı yerde olması fizikî ve altyapı olarak mümkün değildi Ünaldı’da. Düşünün, apartman gibi bir binanın içerisinde bloklar var ve makineleri döşemişler. Zaten oraya 30 tezgâh sığdırmanız mümkün değil.
Yani Başpınar’daki fabrikalar gibi fabrika çatılı bloklar değil, mahalledeki apartmanlar gibi yapılardan bahsediyoruz; şimdi aynı binalar konfeksiyon atölyeleri olarak kullanılıyor. 96 grevine katılan işçiler arasında organize sanayinin direnişi engellemek için açıldığı inancı yaygınıdır. Bu yönü de vardır ancak asıl olarak sermayenin üretim ihtiyaçlarından dolayı ortaya çıktı. 2000’lere doğru ve sonrasında hızlanacak şekilde teknolojik değişim oldu çünkü Ünaldı’daki halı dokuma tezgâhları, abartısız bir şekilde herhâlde 80-100 yıl öncesinin teknolojisiydi.
İşçilerin böyle düşünmesi de doğaldır çünkü 96 grevi o zamana kadar dokuma işleri içinde yaşanmış en önemli, hatta Antep’in tarihindeki en önemli işçi direnişidir ve çok önemli kazanımlar elde edilmiştir. 93 ve 96 arası böyle bir süreç var. Aslında 93’te başlar bu çalışma, 95’te dernekleşir; 96’da en büyük grev olur. Çünkü 93 ve 95’te de grevler oldu, orada da büyük zamlar, kazanımlar elde edildi. Ben o grevlerde de genç bir işçi olarak bulundum ama 96 bu sürecin zirvesidir. Çünkü bir ay boyunca sürdü ve 20 bin kişinin tamamı katıldı.
Üretim ihtiyacına dayalı dönüşümü biraz daha açabilir miyiz?
Organize sanayiye dönüşümün asıl sebebi dediğimiz gibi ekonomik zorunluluktu. Yani artık eski teknoloji ve eski atölye şeklindeki ilkel çalışma koşullarıyla bunu sürdürmesi mümkün değildi, miadını doldurmuştu o süreç. Ünaldı’da buna uygun sermaye gücü olanlar, bugün hâkim olan bilgisayarlı dediğimiz daha teknolojik halı makinelerini aldılar. Mesela 2000’li yılların başında bir makinenin fiyatı 1 milyon TL civarındaydı; şimdi daha da artmıştır çünkü makineler sürekli yenileniyor. O zamanlar Ünaldı’da çok tartıştığımız şöyle bir hesap da var: ilkel mekanik makinelerin 10 tanesinde, en az 8 tanesinde ve toplamda kırka yakın işçi ile yaptığımız üretimi, bugün bu makinelerin birinde 3 vardiyada 6 kişi de yapabiliyorsun. Çok net, 40 kişi ile üretimi bugün 5 kişi ile hatta daha az kişi ile (Örneğin Merinos’ta her makinede 1 kişi çalışıyor) çıkarabiliyorsun; 10 kat farktan oluştu.
Bugün Antep, dünya halı pazarı bakımından hem içeriye teknoloji transferi yani makine satışı, hem de dünyada makine halısı üretiminin önemli bir merkezi olmaya doğru gidiyor. Tedarik zincirinde Antep’e biraz böyle bir rol verilmiştir. Mesela burada şu anda halı fabrikalarında kullanılan makinelerin iki menşei var; biri Belçika, diğeri Almanya. Orada üretim yapmıyor. Makineyi üretip Antep’e satarlar. Şu anda dünyada makine halısı üretiminin %45’inden fazlası Antep’te üretiliyor. Makina Antep’te kurulduktan sonra, makinenin tamamı olmasa bile (şimdi daha zor) eskiden tamamı mekanik olduğu için Antepliler, Antepli tornacılar bunu yapıyordu. Şimdi işin içinde elektronik de daha fazla yer aldığı için o kısımlarını yapamıyorlar ama mekanik aksamında Antep’te yapılamayan yan parça yok. Yani yan parça sanayisi de çok gelişmiştir Antep’te.
Büyük teknoloji transferinde 2000’lerin başı milât alınabilir mi?
Evet. Bizim Ünaldı’da çalıştığımız tezgâhların ilk modeli Almanya ve Belçika tarafından 100 yıl önce yapılmış ve Antep’te kalmış; bu makineler kopyalanarak 2000’lere kadar gelmişti. Mesela 3 tane makinist adı vardır, Antep’te bütün eski dokumacılar bilir ve 3 tane farklı tezgâh vardır. İşte birinin kolu, birinin mekik atışı farklıdır; ona göre isimleri vardır. 3 tane makinistle özdeşleşmiştir bunlar. Vakkas’ın yapısı, Bahattin’in yapısı, Emin’in yapısı derler. Bu 3 kişi de Ünaldı’da meşhur 3 makinist. Birisi bir markayı model almış, diğeri başkasını. Ünaldı da böyle idi. 1960-70’lerden sonra Belçika’dan ya da yurtdışından tek bir makine parçası dahi gelmemiştir. Tamamı burada yan sanayide tornalarda yapılmıştır.
İthal parça ihtiyacı burada ikame oluyordu yani?
Aynen. Burada iplik fabrikalarında da meşhurdur bu durum.
60’lar ve 70’lerde Türkiye ekonomisi için söylenen ithal ikame meselesinin somut örneği burada yaşanmış.
Aynen. Ama artık öyle sürdürülemez hâle geldi çünkü bir tarafta 40-50 kişinin yaptığın üretimi çok daha az kişi ile, 4-5 kişiyle çok daha kısa sürede yapma imkânı tanıyan bir teknolojiyle senin yarışabilmen mümkün değil ve o pazarda hayatta kalabilmek için o teknolojik dönüşüme ayak uydurmak zorundasın. 2000’lere kadar buna direnildi. Antep sanayisi 2000’den sonra ayakta kalıp daha da büyümek, pazarda daha büyük aktör olabilmek için dönüşüme girdi. Örneğin Erdemoğlu 2000’lerin başında kadar amiyane tabir ile sadece borusu Antep’te öten bir firma iken bugün dünya çapında üretim yapmaktadır. Bunu sağlayan teknolojik dönüşüm sadece Erdemoğlu’nda değil, ona eklenen bir sürü markada görüldü: Sanat Halı, Festival Halı ve benzerleri.
Dönüşümün hemen ekonomik krizden önce kısa sürede gerçekleşmesi, ciddi sermaye giriş çıkışlarının yaşandığı döneme denk gelmesi düşündürücü.
O zaman Başpınar’a geçen fabrikalar o makineleri kurarken, yatırım yaparken önemli oranda Avrupa merkezli krediler aldılar, bu makinelerin bir kısmını kredi şeklinde alıp sonradan üretimle, zamana yayarak ödediler. Aynı zamanda dolaylı bir biçimde pek çok destek oldu. Özellikle iktidardan ve yerel iktidardan bedava yer tahsisi ve benzeri kimi teşvikler, kredi borçlarının ve kimi borçlarının sigorta primlerinin ötelenmesi, hatta bazı fabrikaların uzun yıllar inşaat gibi gösterip vergi ödememeye kadar uzanan kolaylıklar gösterildi. Antep sanayicilerinin genelde ağzından düşmeyen bir şey var: Antep Türkiye’de devletten hiç destek almadan, hiçbir kamu desteği olmadan, kendi yağıyla kavrulan girişimcilerin örnek kentidir falan; hikâye. Antep’te büyük patron olmuş ve devletten çeşitli ve dolaylı bir şekilde bu imtiyaz ve teşviklerden yararlanmamış tek bir patron bile yoktur. Dolayısıyla işin o kısmı hikâye.
Başta söylediğim şeye bağlamak gerekirse işçiler içinde şöyle bir şey gelişti. İşte “sırf Ünaldı’daki birliği dağıtmak için Başpınar’a taşıdılar,” fikri, hâlâ tek tük de olsa Ünaldı dönemini yaşamış ve Başpınar’da çalışmaya devam eden işçiler ya da emekli olanlar arasında yaygındır. Dernek bütün işçilerin birliğini sağlamıştı; artık bir sendika gibi 6 ayda bir liste yayınlıyordu. Yani patronlar sendika gibi muhatap almak zorunda kalıyordu. Sözleşme gibi protokol imzalandı dernek ve patronlar arasında. Sigorta hakkı bile 96’da direnişten sonra yaygın biçimde kazandığımız bir hakka dönüştü. Öncesinde her iş yerinde bir tane ustabaşı falan sigortalı olurdu. O yüzden işçiler de öyle bir algı oldu. Ünaldı’da her sokakta bir kahvehane, bir çay ocağı, dürümcü olurdu; toplantı yerlerimiz işte sokaklardaki dürümcülerdi, kahvehanelerdi, çay ocaklarıydı ve her iş yerine girip çıkabilirdik, yani işçilerin toplanması, bir araya gelmesiyle haberleşmesi, mesai saatleri içinde bile toplanıp bir meseleyi konuşması çok olanaklıydı.
Başpınar döneminin artık fabrika sistemine göre modem işçi sınıfının bazı yönleriyle modernleşmesi bakımından da ileri yönleri var. Çünkü evet, Ünaldı’da işçilerin örgütlenmesi için uygun bir zemin vardı ama bir yönüyle de aslında daha ilkel kalan, yani işçi sınıfının gerçek anlamda fabrika işçisine, proletere dönüşmesine engel olan ilkel yanları da var. Biraz bu avantajlar ortadan kalkınca, öbür fabrika diğer fabrikayı görmeyince böyle yorumlandı. Diğer yandan tam da 2000’lerde başlayan bu dönüşüm, aynı zamanda 96’dan 2000’lere kadar da az çok etkisi devam eden mücadele geleneğini, dernek etrafında toplanarak oluşmuş örgütlü gücü dağıtmak bakımından da patronlar için değerlendirdikleri bir fırsat oldu tabiî.
Dosya çalışmasını yaparken, kıyı kentlerinden sonra içeride ilk yapılan Serbest Bölgelerin, Kayseri (1997) ve ardından Gaziantep’te (1998) olduğunu gördük. 2000’lere doğru aslında bir yönelimin de olduğu, sermayenin ihracata dönük bir vizyonunun olduğunu da gösteriyor. İhracat onla başlayıp onla bitmiyor ama 2000’lerden önce iç bölgelerde ilk adımın da Antep’te olmasının bir anlamı vardır herhâlde?
90’lardan sonra İstanbul sermayesi dediğimiz TUSİAD dışında, Refah Partisi’nin iktidar ortağı olduğu dönemlerde daha çok tartışılmaya başlanan Anadolu sermayesi, Anadolu kaplanları, İslam’ı dediğimiz şeyin Kayseri ile birlikte sayılan iki ana merkezden biri de Antep’ti. Gelen iktidarların taban yaratma, kendi siyasî görüşüne göre sermaye yaratma bakımından da örnek kentlerden biriydi.
20 yıl önce bir atölye düzeyinde olup bugün Türkiye’nin ilk 500’üne giren firmalar var artık. Bu çok hızlı dönüşümü, bir firmanın kendi girişimci yeteneği ile açıklamamız mümkün değil; kamusal bir destek almadan, devletten bir imtiyaz almadan, benzeri teşviklerden yararlanmadan yapabileceğiniz bir şey değil bu. Türkiye’de aslında işçi sınıfının örgütlü mücadelesini dağıtmak, “sorunsuz” bir alan açmak bakımından da Antep önemli bir yerdi.
80’leri, 90’ları ve 2000’leri ele alırsak işçi kompozisyonu nasıldı? 2000’lerden sonra bir dönüşüm oldu mu?
Eskiden alarak bu dönüşümü tamamıyla analiz edecek birikime sahip değilim ama en azından kendi çevremizden, kısmen de geriye dönük edindiğimiz deneyimler, yaptığımız okumalarla şu değerlendirmeleri yapabilirim: Antep’in böyle bir sanayi merkezi olmasında Osmanlı dönemine kadar uzanan, coğrafî konumuyla da bağlantılı olarak geçmişinin etkisi var. Örneğin Antep’te 30’lu yıllarda 5-6 bin tane dokuma tezgâhı olduğuna dair bilgiler var. Hatta 90’lara kadar havlu dokumacılığı da mevcuttu ama sonra havlucular bir greve çıktı; sonra hangi dinamikler rol oynadı çok bilemiyorum ama Uşak tarafına kaydı.
Ama halı ilginç bir şekilde hep büyüyerek ilerledi. Dediğim gibi burada hem yan sanayi yedek parça bakımından çok gelişmiş bir alt yapı var ve bunu sıfırdan yaratmak çok çok zordur. Coğrafî olarak hem Ortadoğu’ya hem Doğu Avrupa ülkelerine yakınlığı ve İpek Yolu üzerinde bir kent olması; yanı sıra uluslararası taşımada iş gücü birikmiş bir kent olması Antep’i avantajlı bir kent hâline getirdi. Bunun dışında ben daha böyle Türkiye’nin siyasal konjonktürüne dair özel nedenleri de olabileceğini düşünüyorum. Birincisi, tam sınırında yani Doğu ve Güneydoğu’nun en batı sınırında iken ve her ne kadar da Güneydoğu sınırları içinde, hatta Kürdistan coğrafyasının bile bir parçası, Mezopotamya’nın bir parçası olsa da, orijini bakımında aslında Türk ağırlıklı bir kenttir.
Özellikle daha 80 öncesinden başlayarak da Urfa, Malatya, Maraş gibi kendine sınır daha doğu illerinden ve Adıyaman’dan çok yoğun göç almış bir kent. 80’den sonra işte Van’a kadar gidiyor. Van, Şırnak, Cizre, Siirt buralardan da çok yoğun bu göçler sonucu da şu anda Antep nüfusunun abartısız yarısı Kürt’tür. Bazılarına göre daha fazla. Zaten Antep’in Nizip, Yavuzeli başta olmak üzere büyük ilçelerinin kırsalında da büyük oranda Kürtlerin yaşadığı bölgeler var, İslahiye’nin yine aynı şekilde; o yüzden biraz daha kozmopolit bir yapısı var.
Göçenler eskiden beri, önemli oranda üretime entegre olmuşlar.
Evet, ekonomik göçlerdir bunlar. 90’larda köy yakmaların, köy boşaltmaların en yoğun yaşandığı dönemde bile Antep’in Doğu ve Kürt illerinden aldığı göç; ekonomik göçtür. Örneğin, gidin mesela Antep daha yakındır ama işte köy yakmalardan ve politik nedenlerden dolayı asıl göç Adana’dadır, Mersin’dedir ve İstanbul’dadır. Antep’te ise daha sınırlı sayıdadır. Antep’te 80’den önce buraya yerleşmiş, artık Antep şivesinden dolayı bunu ayırt edemeyeceğimiz Vanlılar vardır mesela. Siirtliler vardır, 60-70’li yıllardan beri ekonomik nedenlerle gelip göçmüşler ve sonrasındaki göçlerde hep akraba hemşeri ilişkisi ile mesleklere göre de şekillenmiş. Vanlılar, Siirtliler genelde taşımacılık işi ile uğraşıyorlar ya da mesela gıda sektöründe, buğday, un, yem fabrikalarının sahipleri genelde Cizrelidir.
Antep, 2000’den sonra da giderek batısından da şimdi Osmaniye’de, Adana’dan göç alan bir kent. Adana Sanayi büyük oranda tasfiye oldu biliyorsunuz. Özellikle tekstil ve emek yoğunluklu sektörler bakımından Antep’te sadece organize sanayi bölgesinde 200 bin işçi çalışmakta. Türkiye’nin yüzölçümü olarak en büyük organize sanayi bölgesi hâline geldi. Bu gibi nedenlerden dolayı Antep hep göç aldı. 90’lara kadar Antep işçi profilinde, bugüne oranla görece sol fikirlerin, daha mücadeleci geleneklerin işçiler içinde daha güçlü olduğunu biliyoruz. Ünaldı’da örneğin 1977’de, 78’de grevlerden bahsedilir. 70’lerden beri mesela Ünaldı iplik işçileri içinde yaşanmış grevler, direnişler ve devrimci sol örgütlerin, işçiler içinde, bu işçi havzalarında hep işçi çalışması olmuştur. Ünaldı’da işte dokuma işleri içinde Halkın Kurtuluşu geleneği, iplik işçileri içinde Emeğin Birliği gibi gruplar hep bir şekilde etkin olmuştur. Hatta buradan işçi önderleri çıkmış, bir şekilde sol siyaset içinde de etkili olmuştur.
90’lardan sonra, 90’ların sonunda özellikle göç daha bir ivme kazandı. Ondan önce diyelim Antep senede 10 bin göç alıyorsa bu 50 bine çıktı. Bu hep sanayinin büyümesiyle birlikte oldu. Hâlen göç alıyor, hatta hızlanmış durumda. Çünkü Antep’te eğer bir fabrikada az çok vasıf gerektirmeyen bir işi yapabilecek durumdaysanız işsiz kalmazsınız, hâlâ öyledir. O yüzden Antep, sürekli kolayca iş bulunabilir bir merkez. Hem sanayi hem ticaret bakımından yüz binlerce işçinin çalıştığı bir kent olması bu şekilde oldu ve bu tabiî işçi sınıfının profilinde de bir değişime neden oldu. Çünkü büyük oranda göçü kırsaldan aldı. Kırsal kesimlerden sınıf bilinci, sınıf mücadelesi bilinci hiç olmayan, işçileşmemiş kesimler yığınlar hâlinde fabrikalara ve üretimin içine dâhil olunca işçi sınıfının ana gövdesini oluşturdular kısa bir sürede.
Nasıl bir etkisi oldu?
Şöyle bir etkisi oldu: işçilerin öteden beri az çok eğilim, gelenek hâline getirdikleri, kimi önemli talepleri için örgütlenme ve mücadele etme kültürünü tabiî ki biraz geriletti. Örneğin daha ağır koşullarda, sosyal hakları talep etmeden çalışmaya razı olmak arttı. Dünyanın her yerinde göçle gelenler çaresizliğinden göç etmiş insandır, ekonomik olarak olduğu yerde artık hayatını sürdüremediği için gelmiştir ve geldiğin yerde hayatta kalmak için oranın yerlisi, yerleşik olanına oranla daha kötü koşulları kabul etmeye yatkındır. Dolayısıyla işçilerin daha önce yerleşik olan işçilerin taleplerini de baskılayan sonuçlara yol açtı ve bu ciddi gerilimlere de neden oldu. Mesela ben yine Ünaldı’dan örnek vereyim. 96 grevine kadar, yani o 95, 96 dönemine kadar ben kendim de bizzat bu duyguyu hatırlıyorum. Ünaldı’da mesela Urfalı işçilerden nefret ederlerdi, yani Antep’in yerlisi olan dokuma işleri Urfalı işleri sevmezdi.
Bozova’nın bir köyünden adam gelmiş ve dokumacılığa başlamış, 2-3 yıl sonra onun akrabaları da gelerek aynı iş yerinde çalışıyor. Suriyeliler için olan duyguların aynısı, “Urfalılar yüzünden biz işimizi kaybediyoruz, Urfalılar yüzünden zam alamıyoruz, Urfalılar yüzünden biz daha çok çalışıyoruz, Urfalılar yüzünden biz daha çok eziliyoruz çünkü onlar hiçbir şeye itiraz etmiyor.” Hakikaten de ilk yıllar öyle: Sen pazar çalışmazsın, o çalışır; sen zam istersin, o istemez, daha azına kabul eder falan. O zaman biz genç bir işçiyken, yemek saatinde derneğe uğrardık; dernekte şu tartışmaları hatırlıyorum: İşte biri “Urfalılar yüzünden…” deyince, dernek yönetimi, daha çok Emek Partili işçilerin öncülük ettiği, onların kurduğu bir dernekti, hep bize, “Böyle düşünürseniz bu patronların işine yarar,” derdi. Mesela Mikail abi işçilere önderlik eden kişi, kendisi de Suruçludur, şöyle derdi: “Bugün evet, Urfalı işçiler yeni geldiği için sizden daha zor koşullarda çalışmayı kabul ediyor olabilirler ama onlar işçileşecek, yarın sizinle birlikte mücadele edecekler, siz bugün onlardan nefret ederek onlara düşman olursanız ancak patrona hizmet edersiniz. Sizin tam tersine, bizim patrona karşı Urfalı, Siirtli, Antepli, Besnili, Adıyamanlı diye bölünmeden birlik olmamız lâzım.”
https://www.sosyalizm.org/birtek-sen-genel-baskani-mehmet-turkmen-ile-soylesi-4194
Bu öngörü doğrulandı.