@canozcelik_ Cam kardeşim, Metiner "MHPmizin" Kürt inkarı yapmadığını, zulüm yapmadığını falan söylüyor. CHP eskiden bir ulus yaratma politikası gereği yaptıkları ve sonrasında Kürt siyasetini meclise taşıdığı unutulup yıllardır faşist dedikleri partiyi aklamaya çalışıyor ya, pes değil mi?
2 Aralık 2025 Salı
29 Kasım 2025 Cumartesi
10 Kasım 2025 Pazartesi
8 Kasım 2025 Cumartesi
Kariyer planlama oğlum
Çok Yönlü Eğitim ve Kariyer Yolculuğu
1 Kasım 2025 Cumartesi
Bizim ülkede çocuğu okulda ne kadar fazla tutarsan o kadar iyi. Okul dışı faaliyet... Belli mi olur? Ya davulcuya kaçarlar ya zurnacıya. Okulda onları mevcut siyasi iklime göre iyice törpülemek kafalarını doldurmak lazım. Boş beleş müfredatlarla tıklım tıklım sınıflarda eli kolu bağlı, seçilmiş, korkutulan ve geçim sıkıntısı çeken öğretmenlerle iyice şapşala dönüştürüp üniversite kapısına dikmek lazım. Gerisi Allah kerim... Ondan sonra bizim gençlikten ne köy olur ne kasaba... Biraz imkanı olan MEB'in okullarından kendini kurtaran, sorgulayan ve sorgulatan öğretmene denk gelenler, elindeki telefonu ve zamanı doğru kullananlar müstesna, onlar aydınlanıyor işte. Umut onlarda. Tabi ne yaparlarsa yapsınlar. Gençlik başka bir şey. Kolay kolay kalıba girmez. Onu unutuyorlar bu sistemi kurgulayanlar. Gençler dünyayı avuçlarında tutuyorlar sonuçta. Farklı ülkelerdeki gelişmeleri ve doğruları gördükleri zaman her şey değişir bir anda. Aklımız şaşar.
24 Temmuz 2025 Perşembe
Sokaklardaki güvenlik sorunu üzerine
Bu bir siyasi tercihtir. Kadın cinayetlerinin politik olması gibi sokaklardaki bu güvenlik sorunu da politiktir. Şöyle açıklık getireyim. Eğitimli, düşünen, sorgulayan, eleştiren, genç, kadın, öteki, muhalif, hakkını arayan kesimleri sindirmenin, gözünü açtırmamanın yoludur. Cahil cesareti, maganda pervasızlığı, hırsız pişkinliği, onlarca suçtan aranıyor olma özgüveni üzerinde çalışılmış, düşünülmüş belli bir projenin belli bir siyasal düzenin yollarını döşeyen taşlardır. O düzen kurulursa ortaklık bir nebze olsun sakinler. Bir nevi darbeler öncesi miting meydanlarında ve belli şehirlerde yaşanan provokasyonlar gibi.
Bir dostun arkasından
geçenlerde duygu (tanısan çok severdin) “insan en yakın arkadaşını kaybedince dış sesini de kaybediyor” dedi. senin kaybının daha net bi tarifi var mı emin değilim. ben senden öncesi gibi yine çoğunlukla içimden konuşuyorum artık.
seni düşünmediğim bir gün, özlemediğim beş dakika olmamıştır.
luca’nın son filminde, kısmetse olur’daki favorimde, her yayınımdan önce, seninle loop’a alınacağı kesin yeni bi şarkıda, makarnalarda, öfkelerimde, çaresizliğimde, en çok mahvedici olanı da mutluluğumda, ülkenin berbat gündeminde, hayatıma giren senin tanışamadığın yeni insanlarda, ramy’de, kendimden emin olmadığım her anda, özgüvenlerimde hep sen varsın.
doğum günün kutlu olsun dünyanın en güzel varlığı, bitanecik anıl’ım. seni sonsuz kadar çok seviyorum.
13 Temmuz 2025 Pazar
Süleymancılar üzerine
2017 de yurt yıkımıyla değil kurulduğu günden beri AKP'ye mesafeli bir cemaattir. Sadece yurt yıkılması değil itikat, ılımlı İslam, medeniyetler ittifakı vb konularda AKP'den ayrıldıkları için bir de AKP'nin herkesi kendine itaat etmesi konusunda cemaati ele geçirmek için cemaatin lideri konumundaki Ahmet Arif Bey'in kardeşini kurucular kuruluna alarak, sonrasında cemaatin başına geçirmeye çalıştığı için, yurtlarının hizmet vermesini bir şekilde engellemeye çalıştığı için başından beri mesafeliler. Bir de İmamoğlu, Mansur Yavaş ve CHP'yi desteklediler değil de AKP'nin karşısında en güçlü aday oldukları içindir. Bu arada çok yaygın bir cemaat. Tabanda ve yerelde AKP desteği toplumun genelinin desteği gibidir. Topyekûn organize bir destek söz konusu değil. Kapalı bir cemaat hiç değil. Kurumları, sohbetleri, hatim ve ibadetleri ardında kadar halka açık. Merhaba deyip içeri girseniz çay kahve sıradan sohbet edilir. Bir iyi ayet hadis tercümesi, bir iki fıkhi konu konuşulur o kadar. Toplumun her kesiminde olduğu gibi mutaassıp ve yobaz derecede kişiler de vardır, açık görüşlü hoşgörülü kişilerde...
10 Temmuz 2025 Perşembe
Veri biliminde sorun ve mücadele alanları
“Veri bilimi” ve matematik, mantık, epistemoloji, davranışçı ekonomi disiplinleri de nötr değildir; bu yüzden sosyalizmde bunların “özümsenerek aşılması”, yerlerine yeni ve daha gelişkin bilimsel, matematiksel, mantıksal, epistemolojik sistemlerinin geçirilebilmesi gerekir. Kapitalist piyasa ve kârın istatistik modellemeleri için matematik ile, gelişkin toplumsal ihtiyaçlar ve sosyalist planlama için matematik kuşkusuz birbirinden çok farklı olacaktır.

Veri analitiği, gündelik yaşamın akışındaki hemen her türlü davranış, işlem ve cihazdan toplanan verileri, gerçekliğin algoritmalarla manipüle edilen istatistik modellemeleri için matematiksel girdilere dönüştürerek, gerçekliği eksiltici anlama (episteme/içgörü) ve kontrol yöntemleri (teknik) üretir.
Veriler alemi terminolojisinde, kavramaya, açıklamaya dayanan bilimsel öngörünün yerini verilerden olasılık ve eğilim çıkarsamaya dayalı içgörü ya da tahmin alır. Hemen her şeyin verileştirilmesi ve sayısallaştırılması, geçici pragmatist istatistik modellemelerle tahmin edilmeye çalışılması, bilim ve bilgiden ne anlaşıldığı kadar, insanların biliş ve algı biçimlerini de dönüştürmeye başlamaktadır.
Popüler teknoloji dergisi Wired’ın baş editörü Anderson, şöyle yazmıştı:
Bu dünya devasa boyutlardaki verinin ve uygulamalı matematiğin, uygulamaya konulabilecek her türlü başka aracın yerini aldığı bir mecradır: Dilbilimden sosyolojiye insanın davranışı kuramlarının hepsinin dışında bir yerde. Taksonomiyi, ontolojiyi ve psikolojiyi unutun. İnsanların bir şeyi neden yaptıklarını kim bilir? Mesele bunu yapmış olmalarıdır ve bizler bu eşi benzeri görülmemiş, sınırsız alanın izini sürebilir ve onu ölçebiliriz. Yeteri kadar veriyle, sayılar kendi hikayelerini anlatırlar.
Verileştirme teknolojilerinin kapitalist kullanım biçiminde yaygın ve baskın olan bu ultra-pragmatist yaklaşım şu anlama geliyor: “Yeterli veri ve matematik modellemelerle, gerçek bilgiye, bilime, kurama ihtiyaç duymadan, kendinden-geçerli bir istatiksel dünya kurulabilir ve bu, gerçek dünyada olup biten her şeyin izlenmesi, ölçülmesi, kontrol edilmesi ve yönetilmesinde kullanılabilir.”
Veri analitiği, giderek gerçek bilgi, bilim ve kuramın bir kenara itildiği, insanların kararlarının nedenlerini açıklayamaz hale geldiği, bir tür veri temelli “içgörüler/tahminler” ve spekülasyonlar evrenine doğru evriliyor.
Enformasyon bilgi değildir
Türkçede enformasyon ile bilgi arasında ciddi bir kavram kargaşası var. Malumat (information) ile bilgi (knowledge) genelde anlamdaşmış gibi kullanılıyor, yani bilgi malumata indirgeniyor. Oysa malumat ile bilgi arasında nitel bir fark vardır. Malumat/enformasyon, kim, ne, nerede, ne zaman, ne kadar sorularına ilişkindir. Bilgi ise neden ve nasıl sorularına ilişkindir. Malumat, daha ziyade bellek, algı, tanıma, betimleme, kıyaslamaya ilişkindir. Bilginin daha dar, tekil, alt ve yüzeysel parçacıklarıdır. Bilgi ise gerçekliği nedensellik ve içsel hareket yasalarıyla birlikte daha bütünsel kavrama ve açıklama, dahası duygu/değer süreçlerini de içeren anlamlandırma yetilerine ilişkindir. Daha bütünlüklü, sistematik, içsel olarak ilişkili ve derindir. Bilgi ölçülemez. “Bilgi yarışması” denilen medya programlarında yarıştırılan bilgi değil, malumattır. Malumat/enformasyon, bilginin daha basit parçalara bölünmüş, hesaplanabilir ve ölçülebilir hale getirilmiş, yani soyutlaştırılmış biçimidir.
Daha çok malumat kendi başına bilgi anlamına gelmez; malumatın bilgiye dönüştürülmesi için, olgulara dair algı ve betimlemenin ötesinde neden ve nasıl sorularının sorulup yanıtlanabilmesi, iç ilişki ve hareket yasalarının kavranması, kavramlaştırılarak açıklanabilmesi gerekir. Gerçek bilgi edinmek ve bilgi üretmek için, tutarlı kuramlar, inceleme-araştırma-sınama için zaman ve çaba gerekir. Bilgi enformasyona/malumata indirgendiğinde, yalnızca kuram, araştırma, bunun için gerekli zihinsel ve pratik çaba bir yana bırakılmış olmakla kalmaz, gerçek bilgi edinme/üretme olanağı da ortadan kaldırılmış olur. Bilginin malumata indirgenmesi, toplumsal-maddi gerçeklere dair her türlü yanılsama, manipülasyon ve önyargıya da kapıları ağzına kadar açar. Bunun kapitalizmde aldığı biçim piyasa malumatının gerçek, tutarlı, bütünlüklü bilginin zeminini kaydırmasıdır.
Günümüz veri biliminin bir bilim olup olmadığı tartışması bir yana, verileştirme süreçleri bilgi üretmekten ziyade, veriden enformasyon/malumat çıkarımı düzleminde hareket etmektedir. Bilginin bütünsellik, evrensellik, açıklayıcılık, niteliksellik gibi karakteristikleri yerine, sayısallaştırılmış enformasyon biçimi olarak bir tür matematik “bilgimsilik” geçirilmektedir.
Kapitalizmde “veri bilimi” nicel, formal, soyuttur
Üstelik veri bilimi, tıpkı dayandığı matematik ve mantık gibi, toplum ve doğa bilimlerinden farklı olarak, formal ve soyut bir disiplindir. Bu, matematiksel/istatiksel dijital veri ve enformasyon sistemlerini de formal ve dahası, geçerlilikleri gerçek dünyadan çok, salt matematik/istatistik aksiyom, formül, denklem ve grafiklere bağlı, tarihsel-toplumsal bağlamlara kayıtsız, formalist sistemler haline getirir. 1970’lerden itibaren formalizmin (teknik ve biçimin içeriğe üstün tutulması) iktisat, siyaset, eğitim, sanat dahil her alanda hakim hale gelmesi, neoliberalizmin, post-modernizmin, pragmatizmin ve metodolojik bireyciliğin yükselmesinden bağımsız değildi. Ekonometri bunun bir uç örneğiydi. Ki bugün ekonometri ile makine öğrenmesi birbirine bağlanmakla kalmıyor, dijital veri ve enformasyon sistemleri ile bilgi, bir bütün olarak (içeriğe, gerçekliğe, bütünselliğe, açıklayıcılığa, temellendirmeye, kanıtlanmaya kayıtsızlaştırılarak) formalistleştiriliyor. Ekonometride iktisadi ilişki ve süreçlerin birçok alanı formalleştirilemediği için anaakım neoklasik iktisadın ilgi alanı dışına atılması gibi, dijital veri/enformasyon sistemlerinde niteliksel bilgi alanları formalleştirilemediği için yok sayılıyor, bastırılıyor.
Ekonometri, günümüz kapitalist veri analitiğinin sorunları açısından gerçekten iyi bir örnek oluşturuyor. Matematiksel formal iktisat ve ekonometri ile yoğrulan iktisatçıların ekonominin en temel ve basit yönlerini bile anlayamaz hale gelmesi ve hiçbir şey anlamadan faiz, döviz, enflasyon, borsa vb. üzerinden yaptıkları gösterişli teknik analizler gibi; matematiksel formal veri bilimi ve parametrik analizler de, toplumsal ilişki ve süreçlerin en temel ve gerçek yönlerini bile açıklamadan ve anlamadan yapılan teknik, formalist, niceliksel analizlerle, toplumun parametreleştirilmesine yol açıyor.
Sayısal enformasyon bilginin meta ve sermayeye dönüştürülmüş/indirgenmiş biçimidir
Emeğin soyutlanması nasıl ki emek süreçlerinin daha basit parçalarına ayrıştırılması, standartlaştırılması, nicel olarak soyut zaman birimleriyle artı-değer üretmek üzere ölçülebilir hale getirilmesi, tek kelimeyle meta formuna dönüştürülmesi ise, bilginin (ve zihinsel emeğin) soyutlanması da, parçalanması, standartlaştırılması, ölçülebilir, hesaplanabilir ve aktarılabilir hale getirilerek, soyut biçimsel enformatiğe indirgenmesidir. Bu açıdan enformatik, bilginin eksiltilerek, ölçülebilir, hesaplanabilir ve dolayısıyla meta formuna dönüştürülebilir halidir.
Dijital veri analitiği sistemlerinde, bilginin matematiksel/istatistiksel enformasyona indirgenmiş formal, niceliksel, soyut biçimiyle, içeriksel, niteliksel, somut gerçek toplumsal ilişkiler temeli arasındaki çelişki; birincisinin ikincisini bastırması ve dıştalaması, aslında günümüzde bilginin dev çaplı toplumsallaşma niteliği ile kapitalist özel biçimi arasındaki çelişkiye denk düşüyor. “Her şeyin verileştirilmesi” bir yanıyla kapitalizmin temelindeki bu özsel çelişkiden her şeyi daha fazla nicelleştirerek, soyutlaştırarak ve biçimselleştirerek, böylece sermayeyi daha fazla akışkanlaştırarak kaçma çabasıyken, bu çelişki veri analitiğine de içerili hale gelerek, aslında daha fazla genelleşmiş ve derinleşmiş oluyor.
“Bilgi çağı” denilen, bilginin matematik/istatistik enformasyona indirgenmiş haliyle patlama yaptığı, ama nitel karakteriyle alabildiğine güdükleştirildiği, bir bilgisizlik çağına dönüşüyor.
Hesaplamalı Düşünme
Bu durum, bilgisayarların insan gibi öğrenmesi ve düşünmesinden ziyade, insan öğrenmesi ve düşünmesinin bilgisayar algoritma ve modellemelerine indirgenmesine yol açıyor.
Üniversite mühendislik fakültesinin ilk yılında girdiğim ilk bilgisayar programlama dersinde, hocanın ilk sözü şu olmuştu: “Çocuklar, bilgisayar programlamayı öğrenebilmeniz için, bilgisayar gibi düşünmeyi öğrenmeniz gerekir.”
Bugün “bilgisayar gibi düşünme” dersleri ortaokullara kadar girmiş durumda. Hesaplamalı Düşünme (Calculative Thinking), Türkiye’de önce 2013’te ortaokul dersi hale getirildi, 2017’den itibaren ise ortaokullarda kredi ağırlığı artan ana ders statüsüne yükseltildi. Hesaplamalı Düşünme dersinde, ekonomik, toplumsal, ekolojik her konudaki problemleri bilgisayarla çözülebilecekmiş gibi formüle etme, verileri düzenleyip analiz etme, istatistik modellemelerle soyutlama, algoritmik düşünme yoluyla çözümleri otomotikleştirme vb. öğretiliyor. Hesaplamalı Düşünme, bugün yalnız eğitimin değil her türlü akademik inceleme araştırmanın, sosyal bilimlerin de merkezine yerleşiyor.
Hesaplamalı Düşünme, daha tanımı itibarıyla bile, bilimsel düşünme, bütünsel düşünme, diyalektik düşünme, eleştirel düşünmeyi yadsır.
Hesaplamalı Düşünme, bir tür şematik düşünme taylorizmidir: Karmaşık problemleri daha basit parçalarına ayrıştırma, veri kümeleri içinde örüntü tanıma (açıklayıcılık yerine korelasyon), soyutlama (ki bunun bilimsel-diyalektik soyutlama ile ilgisi yok, ele aldığı problemi bilgisayara göre yeniden formüle edenin gerçek problem evrenindeki işine gelmeyen öğeleri ayıklayıp bir kenara bıraktığı, bilgisayar modellemelerindeki tipik “eksiltilmiş gerçeklik” uygulamasının benzeridir), algoritmik tasarım (bilgisayar çözümünün adımlar halinde şematize edilerek otomatikleştirilmesi) gibi bileşenleriyle, kelimenin tam anlamıyla, insanın sorunları kavrayış ve çözüm üretme yetisini alabildiğine eksiltiyor ve kısıtlıyor, teknisistleştiriyor, şematize ve taylorize ediyor, yapay zeka gibi örüntü tanımaya indirgiyor.
Günümüz kapitalizmin artık yalnızca bilgisayar bilimleri uzmanları için değil, herkes ve her türlü işgücü için bir ana yetkinlik zorunluluğu olarak tanımladığı Hesaplamalı Düşünme, burjuva teknisist düşünmenin bir uç biçimidir.
Algoritmik önyargılar sorun da verilerin kendileri sorunsuz mu?
Verileştirme konusunda, solda bile genellikle yalnızca verilerin sayısallaştırılması, algoritmalar sorun olarak görülürken, verilerin kendisi nesnel veya nötr kabul edilebiliyor. Oysa eleştirel veri çalışmalarının da yeterince gösterdiği gibi, kapitalizmde veriler de nesnel değil ve çok sorunludur. Çünkü veri derlemeleri, verinin oluşturulması, dolaşımı ve dağıtımını kuran ve çerçevelendiren teknolojik, politik, sosyal ve ekonomik aygıt ve ilişkiler tarafından şekillendirilir. Örneğin üretim ve emek süreçlerini “optimize etmek” için onca dijital veri altyapısı oluşturulurken, işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliğine dair veri altyapılarının istisnai olması yeterli fikri verir.
Veriler öylesine kendinden menkul ve nötr olarak var olan ve edilgen biçimde toplanan şeyler değil, belli toplumsal ilişkiler içinde; kapitalist üretim, mülkiyet ve güç ilişkileri dolayında oluşturulan/üretilen şeylerdir. Verilerin mevcut kapitalist toplumsal ilişki ve işleyiş ortam ve süreçlerinden toplanması bile, onları daha en başından itibaren egemen sınıf, cins, ırk ve piyasa yörüngesinde şekillendirir.
Ancak veri, aynı zamanda üretilen bir şeydir. Bir fabrikada dijital MES (üretim yönetimi sistemi) kapsamında her gün her saat makinelerin etkinliği, arızaları, vb. üzerine standart formları dolduran bir işçi MES’in daha etkin işlemesi için sermayeye veri üretiyordur. Bir hastanede her hasta için ve hastaya uygulanan işlemler ve ölçümler için kayıt formu dolduran kayıt hemşiresi, kapitalist hastane işletmesi algoritmalarına veri üretiyordur. Her işgünü sonunda o gün hangi yazılım işlerini hangi araçlarla nasıl yaptığı, hangi sorunlarla karşılıp bunları nasıl çözüp çözemediği, iş süreçlerinde neyi nasıl yapmayı düşündüğüne dair standart yazılı ya da sözlü rapor vermek zorunda kalan bir yazılım geliştirme işçisi sermayeye veri üretiyordur. Yaptığı her teslimattan sonra o işe dair verileri cep telefonundaki aplikasyona girmek zorunda olan moto-kurye işçisi, e-ticaret platformu şirketine veri üretiyordur. Kendi yaptıkları, gözlemledikleri işler veya müşteriler hakkında durmaksızın formlar doldurmak, raporlar vermek zorunda olan işçilerin hepsi sermayeye veri üretiyordur. Bu formlar, raporlar, anketler, işçilerin işinin işgünü içindeki bir parçası olabilir, mesai saati dışında işçilere yaptırılan bir angarya olabilir ve hatta kayıt hemşirelerinde olduğu gibi işin kendisi bu olabilir. Bu tarzda üretilen veriler ister şirket faaliyetlerini “optimize etmek”te kullanılsın, isterse şirket tarafından başka şirketlere satılsın, artı-değer içerir.
İşçiler hiçbir form doldurmak, rapor vermek, veri girmek zorunda olmadıkları durumda bile, işçilerin emek sürecindeki her hareketini, sözünü, iletişimi takip, kayıt ve analiz eden algoritmik kontrol araçları varsa, işçiler yine sermayeye veri üretiyordur. Bu durumda, işçilerin kendilerinden toplanan bu veriler için ayrıca emek harcaması gerekmiyor gibi göründüğünden, yani algoritmalar işçilerin beden ve zihinlerini bir nevi “veri madeni” gibi kullanarak bu verileri otomatik olarak topladığı için, bu tarz verilerde değer üretiminin olup olmadığı oldukça tartışmalıdır. Batı ülkelerinde bazı sendikalar ve muhalif çevreler, işçilerden algoritmik olarak toplanan bu tür verilerin de değer üretimi kapsamında olduğunu, bu yüzden bu veriler için işçilere ek ücret ödenmesi gerektiğini ileri sürerler ve bunun için kampanyalar yürütürler. Bizim için esas olan, işçiler üzerinde algoritmik kontrolün kaldırılması veya sınırlandırılmasıdır. Bu sağlanamıyorsa, işçilerden toplanan veriler için ek ücret talebine bir itirazımız olmaz, çünkü bu veriler yine işçilerin çalışma yoğunluğunu, sömürülmesini ve disiplinini artırmak için kullanılmaktadır. Ancak bunun despotik algoritmik emek kontrolünü işçilerin gözünde meşrulaştırmasına ve işçilerin ücret artışı için “öz-veri” pazarlayıcısı haline getirmesi tehlikesine karşı kırmızı çizgileri net çizmek gerekir.
Sosyo-metrik verilerde önyargı
Makine öğrenimi işlenmiş verilerle gerçekleştirilen yapay zekanın aktüel kullanımında ham verilerle iş görmesi, algoritmik hataların başlıca nedenlerinden biridir. Ancak sorun yalnız algoritmalarda değil, bu algoritmaları besleyen verilerdedir. Çünkü tüm sosyal veriler algoritmaların kopyaladığı önyargılar içerir. Örneğin sosyo-metrik verileştirmeler üzerinden işleyen algoritmalar, bu verilerin taşıdığı ırk, cinsiyet gibi eşitsizlikleri de doğrudan “veri kabul ederek” işler ve gelecek tahminlerini de buna göre düzenler. Algoritmalara dayalı ekonomik, sosyal, siyasal karar ve politikalar da bu eşitsizlikleri daha da derinleştirir. Algoritmalardaki sınıf, ırk, cinsiyet önyargıları, algoritmalarda yapılacak birtakım biçimsel “etik, hukuki” düzenlemelerle ortadan kaldırılamaz. Çünkü algoritmik önyargı sosyo-metrik verilerden başlayan yapısal bir sorundur.
Tipik bir sorun da, algoritmaların geçmiş verilerin ortalamasından çıkarsama yapmasının doğurduğu yanlışlar. Toplumsal verilerin ortalamasını alma mantığı, baskın olanın altında görünene ya da özgül olana karşı otomatik ayrımcılık anlamına gelir. Tipik bir örnek yapay zekanın, yakın zamana kadar sol elle yazı yazma görseli oluşturamamasıydı. ‘Sol elle yazı yazan görseli oluştur’ komutu aldığında, veri kaynaklarında sol el kullanımlı görsel çok sınırlı olduğundan, sağ elle yazı yazan görseli oluşturması; bunun yanlış olduğu belirtilip sol elle yazı yazan görseli komutu tekrarlandığında ise sol elle kalem tutma görseli oluşturmayı becerememesi. Bu basit örnek, algoritmaların sayısız toplumsal ilişki ve sürece dair veri toplama, karar ve tahminlerindeki toplumsal eşitsizliği derinleştiren sorunların endişe verici yığılımına ışık tutar. Solaklar veya şiveli konuşanlar gibi örneklerde, bu kesimlere dair daha çok sayıda veri oluşturup makine öğrenmesinde kullanılmasıyla bu sorunlar kısmen giderilmiş gibi görünebilir, ancak bu algoritmik eşitsizlikler sorunu bir bütün olarak bu şekilde ortadan kaldırılamayacağı gibi derinleşmeye devam eder. Çünkü algoritmik eşitsizliklerin temelinde yatan da ve veri ve algoritmaları da çerçevelendiren de toplumsal sömürü, güç ve eşitsizlik ilişkileridir.
Toplumun parametreleştirilmesi
Veri ve algoritmalarda bir diğer kritik sorun toplumun parametreleştirilmesidir. Toplumun parametreleştirilmesi, karmaşık toplumsal ilişkiler sistemini seçilmiş az sayıda ölçülebilir girdiye (parametrelere) bağlı biçimde analiz ederek enformatik “içgörüler”de bulunma ve kontrol etme yöntemidir. Buna göre genel olarak toplumun veya belli toplumsal kesimlerin belli bir kesitteki durum ve davranış biçimleri (demografik yapı, gelir ve eğitim düzeyleri, işsizlik oranları, ekonomik, siyasal ve kültürel eğilimler vb) matematik modellemeler ve istatistik analizlerde parametre (ölçülebilir girdi) olarak kullanılarak, diğer değişkenler buna bağlı olarak ölçülmeye, tahmin ve kontrol edilmeye çalışılır. Örneğin, işsizlik oranı şu kadar arttığında, buna bağlı olarak suç oranları artışları şöyle bir eğri gösterir veya tüketici kredisi faizleri şöyle değiştiğinde filanca ürün gruplarındaki tüketici davranışları da böyle değişir ya da sosyal medya şirketi algoritmalarının etkileşim oranları gibi parametrelere dayanarak içerik önermesi ve reklam koyması gibi. Yapay zeka algoritmaları belirlenmiş parametrelere dayanarak çeşitli değişkenler konusunda varsayımlarda bulunur, kapitalist şirket ve devletler de bu parametrik içgörülere dayanarak politika üretir.
Toplumun parametreleştirilmesi, ilişki ve süreçlere ilişkin verileri, en başta niteliksel, tarihsel, sınıfsal, üretim ve güç ilişkilerine dair bağlamlarından soyutlayarak, ölçülebilir görüngüsel değişkenlere ve matematik/istatistik denklemlerine indirgemesiyle sorunludur. Parametrik modellemeler gerçekliğin yalnızca çok sınırlı, yüzeysel ve vulgarize edilmiş görüngülerine ilişkin iken, parametrelere dayalı karar ve politikalar, kapitalist sömürü, güç ve eşitsizlik ilişkilerini realize etmek ve derinleştirmekten öteye geçmez. Parametrik modeller, toplumsal süreç ve ilişkilere dair alternatif, muhalif, bilimsel açıklama ve önermeleri en baştan yok sayar ve görünmezleştirir. İnsanların belli parça-davranış biçimleriyle tanımsız ve boyutsuz “veri noktaları” haline getirilmesi, sonra da bu veri noktalarının belli parametrelerle tanımlı hale getirildiğinin (enformatik içgörü!) varsayılması, koşullandırılması ve manipüle edilmesinden başka bir şey değildir. Sorun yalnızca sayısallaştırmada değil, parametrelerin kimler tarafından, kimler için, neye göre, nasıl belirlendiği ve kullanıldığındadır. Bu parametrik modellemelerdeki “veri noktaları”na indirgenen kitlelerin bu parametrelerin neye göre nasıl oluşturulduğuna dair bir bilgisinin, söz ve kontrol hakkının olmamasıdır. Sonuç itibarıyla toplumun parametreleştirilmesi, kapitalizmde insanların girdiye dönüştürülmesinin en uç noktasıdır.
Tipik örnekler: Sağlık sigortası şirketlerinin belli parametreleştirmeler üzerinden, hastalanma olasılığı daha yüksek olduğu varsayılanlara sigorta yapmaması veya daha yüksek prim istemesi. Belli şirketlerin geçmişteki görüngüsel parametreleştirmeler üzerinden, ezilen cins, ulus ve ırktan, belli bölge, il veya mahalleden işçileri işe almaması. Okulların parametreleştirilen test sınav puanlarına göre fonlanması. Sosyal medya kullanıcıların görünürlüğünün tıklama ve takipçi sayılarına göre kategorize edilmesi veya belli tık parametrelerine göre bağımlılık yaratacak belli içeriklere hapsedilmesi. Polis aygıtlarının (örneğin polis teşkilatlarının kullandığı PredPol gibi yapay zeka algoritmaları) belli “adli ve siyasi suç” ya da “isyan olasılığını” gösterdiği varsayılan parametreleştirmeler üzerinden yoksul, işçi, ezilen ırk, ezilen ulus, göçmen bölge ve mahallelerini daha yoğun biçimlerde baskı ve abluka altına alması.
Kapitalist devletler, günümüzde artık, ebeveynlerinin sosyo-ekonomik durumları, etnik ve siyasal pozisyonları üzerinden henüz doğmamış çocukları bile “gelecekteki parametrik suç, muhalefet olasılıkları”na göre kategorize ediyor. İnsanların hangi siteleri tıkladığı, hangi kitapları sipariş ettiği, hangi filmleri izlediği, hangi ürünleri alıp almadığı, kimlerle etkileşimde bulunduğu, hatta hangi kelimeleri kullandığı gibi parametreler üzerinden takibe alınması ve bunların iş, hukuk, vize, kredi, sigorta, terfi durumlarının, hatta gelecekteki “adli suç” veya eylem, muhalefet olasılığı değerlendirmelerinde kullanılması.
Linkedn, isteyen şirketlere çalıştırdıkları işçilerin hangi sıklıkta iş arama ilanlarına baktığını raporlaştırarak satıyor. HireVue (işe alım mulakatlarında kullanılan bir yapay zeka algoritması), iş mülakatındakilerin yüz ifadelerini, ses tonunu, kullanılan kelimeleri parametreleştirip puanlayarak, işe alma/almama önerisinde bulunuyor. Find My Kids aplikasyonu, çocukların okulda hangi sıklıkta tuvalete gittikleri istatistiklerini oluşturup belli devlet kurumlarına ve isteyen ebeveynlere satıyor. Trendyol ve Yemek Sepeti algoritmaları, kurye işçilerin emeğini sipariş teslim süresi ve müşteri puanı gibi değişkenler üzerinden parametreleştiriyor, “performansı düşük” kuryeleri en uzak ve en düşük bahşişli işlere atıyor. Amazon algoritmaları depo işçilerinin emeğini paketleme hızı (saniyede 1 ürün), verimsiz zaman (tuvalet, su içme, soluklanma molaları), hareket verimliliği (en kısa rotaların izlenmesi) gibi parametreler üzerinden; çağrı merkezi şirketleri işçilerin emek verimliliğini, ses tonundaki stres seviyesi, müşteri başına ortalama süre, konuşma ve tuş vuruş hızları, iş ve ekran başından ayrılma süreleri gibi parametreler üzerinden; e-ticaret şirketleri kuryelerin performansını günde kaç paket attığı, algoritmanın önerdiği siparişlerden ne kadarını kabul edip gerçekleştirdiği, ne kadar süre çevrimiçi kaldığı, kötü hava koşullarında da çalışıp çalışmadığı gibi parametreler üzerinden kontrol eder.
Algoritmik gasplar hata değil kuraldır
Parametrik modellemeler toplumsal süreçleri aşırı basit kalıplara indirger ama algoritmik haksızlık ve gaspların engellenmesinde daha çok sayıda parametrenin kullanılması da çözüm değildir. Kapitalist şirket ve kurumlar emekçi kitlelere dair kullandıkları algoritmalardan tam istedikleri sonuçları almak için de çok sayıda parametreyi birden kullanabilir. Örneğin Yeni Zelanda Sosyal Kalkınma Bakanlığı’nın “gelecekteki çocuk istismarını tahmin programı” adı altında kullandığı bir aile tarama algoritması, annenin işsiz olup olmadığı, evli olup olmadığı, ebeveynlerin sabıka kaydının olup olmadığı gibi tam 132 parametre kullanarak, çocuk istismarı olasılığının yüksek olduğu varsayılan ailelerin takibe alınması ve bu tür ailelerden çocuklarının alınmasını öngörüyordu. Ancak program asıl olarak yerli Maori ailelerinden çocuklarının koparılarak asimile edilmesini hedefliyordu ve büyüyen toplumsal tepkiler üzerine, hükümet algoritmik programı uygulamadan kaldırmak zorunda kaldı.
ABD’de ise kamusal sosyal yardım ve hizmet programlarında algoritmik uygulamalara geçilmesi, bu programlardan yararlanan (engelliler, yaşlılar, gıda yardımlarından yararlananlar dahil) 92 milyon düşük gelirli ve yoksulu, çoğunlukla olumsuz etkilediğine dair rapor ve araştırmalar var. Yüzbinlerce kişinin sosyal hak ve yardımlarının kesilmesi ya da azaltılmasına varan algoritmik “hatalar”, sosyal yardım ve hizmet kurumlarının parçalanarak özel taşeron şirketlere devredilmesiyle, daha da artıyor ve ağırlaşıyor. Sosyal yardım ve hizmet alanlarındaki algoritmik uygulamalar, sermayeye, aynı zamanda resmi ve yasal planda yapılamayacak gasp ve haksızlıkların algoritmaların gri alanına kaydırılarak ve hak-hukuku devre dışı bırakarak yapılmasında kullanılıyor. “İnsanlar çoğu zaman yardımlarının neden reddedildiğinin farkında bile olmuyor. Bu aslında yapay zekânın bir kusuru değil, bir özelliği.” (Louis Parshley, Rage Against the Algorithm. levernews.com, Feb 25, 2025. Türkçe çev: Diyar Saraçoğlu, Algoritmaya Öfke, bianet.org, 6 Mart 2025)
Dolayısıyla giderek daha geniş işçi, emekçi kitleleri etkileyen algoritmik önyargı, haksızlık ve gasplar, yalnızca ve basitçe parametrik istatistik modellemelerdeki teknik ve yöntemsel “hatalar”dan kaynaklanmıyor. Yapay zekanın kapitalist kullanım tarzı bu “hataları”, bir istisna olmaktan çıkarıp kural haline getiriyor. Yani yapay zeka, kitleleri daha fazla sömürme, soyma, dolandırma, kontrol ve manipüle etme, kazanılmış haklarını gasp etme araç ve silahı olarak kullanılıyor. Bu sorunların verileştirme, parametreleştirme, algoritmikleşme ve yapay zekanın kapitalist üretim ve kullanım biçiminde kökleşmiş ve yapısal olması, bunların “etik ve hukuki” önlemlerle, kapitalist devletlerden beklenen “kamu denetimi” ile düzeltilemeyeceğini de ortaya koyuyor.
Veriler, parametreler, matematik ve istatistik modeller, algoritmalar, kapitalist sömürü ve güç ilişkilerin kategorik ifadeleri olmakla kalmıyor, bu ilişkileri daha da pekiştirip derinleştirmenin aracı olarak kullanılıyor.
Makine enformatiğinin sonuçları
Kapitalizmde, bilginin özü ile matematikselleştirilmiş makine enformatiği formu arasında derinleşen bir çelişki var. Gerçek (bilimsel) bilginin edinilmesi ve üretilmesi, zor, zahmetli, emek yoğun ve zaman isteyen bir süreçtir. Buna karşılık dijital makine enformatiği, enformasyon elde etme/üretme için toplumsal olarak gerekli emek-zamanı minimize eder, enformatik verimlilik ve etkinliği muazzam artırır.
İlk eldeki bir sonuç, önemli bir bölümü toksik ve çöp olan enformasyon köpürmesi, gerçek bilgi süreçlerinin altüst olması, bilgi süreçlerinde baskın hale gelen dijital veri/enformasyon halkalarının gerçek bilgiyi bastırması ve dıştalamasıdır.
Bir diğer kritik sonuç, bilginin makine enformatiğine indirgenmiş, soyut, nicel, formalist biçimiyle, daha kolay özelleştirilmesi, metalaştırılması ve sermayeleştirilmesi, daha kolay ve çok daha geniş çaplı olarak sermaye birikiminin ve sermaye diktatörlüğünün hizmetine koşulması ve buna göre koşullandırılmasıdır. Patentler, telif hakları, fikri mülkiyet, veri ticareti, dijital şirket platformları, eğitimin özelleştirilmesi gibi yollarla, sosyal bilimsel araştırmalar, kültürel süreçler ve kişisel veriler bile özel mülkiyet ve sermaye haline getirilir.
Bilginin sayısal enformatiğe indirgenerek metalaşmasına ve sermayeleşmesine dayalı bir diğer kritik sonuç ise, zihin emeğinin (eğitimli, vasıflı, yaratıcı meslekler, bilgi emeği, aydınlar, sanatçılar, akademisyenler, bilim insanları vd.) yıkıcı ve yığınsal biçimlerde proleterleşmesidir.
Meta fetişizminin yeni bir biçimi: Veri fetişizmi
Günümüz kapitalizminde veri fetişizmi, meta fetişizminin yeni ve öne çıkan bir biçimi haline gelmiştir. Marx’ın meta fetişizmi tanımından (Marx, Kapital Cilt 1) hareketle veri fetişizmini de insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin veriler arasında veya insanlarla veriler arasında ilişkiler gibi algılanması olarak tanımlayabiliriz. Önce veriler gerçek toplumsal parça ilişki ve süreçlerden soyutlanır, sonra o gerçek ilişki ve süreçler verilere uydurulmaya; verilerle ölçülüp kontrol edilmeye başlanır.
Kapitalizmin veri fetişizmi, her şeyin verileştirildiği ve veriler arası ilişkilerin gerçek toplumsal ilişkileri ikame ve manipüle ettiği bir dünyayı varsayar. Günde attığı adım veya tükettiği mineral içeriklerine dair veri hesaplamaları üzerinden daha sağlıklı olacağına inanan biri, bu verilerin aslında, kendisiyle bu veriler üzerinden kârlılıklarını artıran kapitalistlerle arasındaki bir ilişki olduğunun farkında değildir. Algoritmik performans kontrolü altındaki bir işçi, günlük sayısal işlem performansını yükselterek ücretini ve işinde yükselme olasılığını artırabileceğini sanabilir. Ama burada işçiyle sayısal performans veri-istatistikleri arasındaymış gibi fetişize ve mistifiye edilen ilişki, gerçekte patronla işçi arasındaki sömürü ve kontrol ilişkisidir.
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, IMF gibi emperyalist kapitalist organların veri ekonomisi ve denetimine dair kurumları, çoktan uluslararası “veri kalite değerlendirme çerçevelerini”, yani veri standartlarını geliştirmeye başladılar. Uluslararası veri standartları, verilerin kendilerinin “kalitesinin” ölçülüp değerlendirilmesini, sertifikalandırılmasını, dolayısıyla fikri özel mülkiyet altına alınmasını sağlar. Yanı sıra, veri işletmeciliği gerekli asgari sermaye yatırım ölçeğini yükseltir, “her önüne gelenin” veri toplama işleme ve veri ticareti yapabilmesini kısıtlayarak, veri değer zincirlerinde sermaye merkezileşmesi ve yoğunlaşmasını hızlandırır. En sonu, kapitalist şirketleri ne tür verilere ihtiyaç duydukları/duyabilecekleri, bunları hangi standartlardaki veri kaynaklarından nasıl edinebilecekleri, verileri en etkin biçimde nasıl kullanabilecekleri konusunda, veri değer zincirlerini ve veri yönetim süreçlerini rasyonalize etmeye ve planlamaya sevk eder. Şimdi kapitalist için en değerli veri; maliyetleri düşürme, verimlilik, karlılık, güç, öngörü ve kontrolü artırma, yeni iş ve kâr alanları açma gibi hedeflerde en etkili biçimde kullanılabilecek veri’dir. Kapitalist güçlerin veri değer zincirlerindeki ilgi odağının ilk aşamasından (verilerin en büyük hacim ve hızda toplanması) son halkaya (verilerin kullanım ve etkisi) kayması da, veri süreçlerinin de “sonuç odaklı” olarak yeniden şekillendirilmesi açısından son derece tipiktir. Çünkü bu doğrudan kapitalist amaç ve işlevlere hizmet etmeyen veri kaynaklarının daha fazla kısıtlanması veya zorlaşması anlamına geliyor.
Günümüz dijital teknolojilerinin sosyalist kullanım biçimi için mülkiyet değişimi yeterli mi?
Makine öğrenmesi ve yapay zeka dahil, günümüz veri analitiği ve makine öğrenmesi teknolojileri, toplumsal devrim sonrasında daha gelişkin bir sosyalist toplumun kurulmasını ve daha gelişkin bir sosyalist planlamayı kolaylaştırma olanağını da taşıyorlar. Bununla birlikte, sosyalizmi salt yeni teknolojiler üzerinden yapılan modellemelere indirgeyen yaklaşımlar çok sorunlu ve yanlıştır. Gelişkin bir sosyalizm, yalnızca mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin değil, üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin, doğayla ilişkilerin de kökten devrimci bir temelden değiştirilmesini gerektirir. Dahası kapitalist üretim ve kullanım biçimleri bu teknolojilere içerili olduğundan, bu teknolojiler kapitalizmdeki formasyonları köktenci biçimde değiştirilmeden sosyalizmde kullanılamaz.
‘İnsanın ölçülmesi’, davranış normlarının tesis edilmesi ve normdan sapmaların bastırılması gibi meseleler söz konusu olduğunda, tarihin hiçbir döneminde nötr olmamış bir disiplindir istatistik. 20. yüzyılda emek ölçümünün emek psikometrisine dönüşmesi gerek yönetim gerekse teknolojik açısından kilit bir değişimdir. (Matteo Pasquinelli, Patronun Gözü: Yapay Zekanın Sosyal Tarihi. Metis yay, 2025)
Bu teknolojilerin sosyalizmde kullanılabilmesi, yalnızca kullanım biçimlerinin değil üretim biçiminin de köklü biçimde değiştirilebilmesi gerekir. Buna bu teknolojilerin üretim ve işleyişinde kilit bir rol oynayan “veri bilimi”nin, tüm matematik, mantıksal, epistemolojik, davranışsal ekonomi, psikometri vd boyutlarıyla da birlikte sorgulanmasını ve aşılabilmesini de gerektirir.
Örneğin enformatik modellemelerin kapitalist biçimi, matematiği de kendisine benzetmekte, salt hesap işine indirgemektedir. Örneğin pozitivist binary (01) sistemi veya bugün veri analitiği ve makine öğrenmesinde daha yaygın kullanılan post-pozitivist göreci “bulanık mantık” sistemleri, diyalektik mantık ve yönteme göre çok daha geri ve kapitalizedir. Örneğin günümüz dijital platformlarında yaygın olarak kullanılan ekonometri, psikometri ve davranışsal ekonomi, apaçık burjuva disiplinleridir. Örneğin sayısallaştırılmış enformasyon gerçek bilimsel bilgi ve açıklayıcılıktan yoksundur.
Başka deyişle, “veri bilimi” ve matematik, mantık, epistemoloji, davranışçı ekonomi disiplinleri de nötr değildir; bu yüzden sosyalizmde bunların “özümsenerek aşılması”, yerlerine yeni ve daha gelişkin bilimsel, matematiksel, mantıksal, epistemolojik sistemlerinin geçirilebilmesi gerekir.
Kapitalist piyasa ve kârın istatistik modellemeleri için matematik ile, gelişkin toplumsal ihtiyaçlar ve sosyalist planlama için matematik kuşkusuz birbirinden çok farklı olacaktır.
Kapitalizm matematiği niceliksel hesap işlerine indirger. Büyük diyalektik ustası Hegel bile matematiği “niceliklerin bilimi” diye tanımlamıştı. Günümüz dijital teknolojilerinin kapitalist kullanım biçimi de matematiği salt sayısal hesap işçilerine indirgemeyi uç noktasına vardırarak deforme ediyor. Mantık da indirgendiği matematiksel mantık biçimiyle bu soyut, nicelikçi, formalist deformasyondan payını alıyor. Oysa Marx, ekonomi-politik ve diyalektik mantık çalışmalarını geliştirmek için yaptığı kendi özgün matematik çalışmalarında, diferansiyel sistemler üzerinden matematikte diyalektik nicelik-nitelik dönüşümlerini, çelişki ve değişim dinamiklerini göstermişti. (Bahadır Batır, Serkan Doğan, Emre Güngör. Marx’ın Matematik El Yazmaları. Madde Diyalektik ve Toplum dergisi, Cilt 1 sayı 4)
Günümüzde artan sayıda matematik bilimcisi de matematikte nitelikli kuramsal çalışmaların ortadan kaldırılmasına, matematiğin tek kullanım biçimi olarak sayısal hesap işlerine ve pragmatist istatistik modellemelere indirgenmesine, bunun matematiği bir bilim olmaktan çıkarmasına ve gelişme olanaklarını alabildiğine güdükleştirip deforme etmesine itiraz ve isyan ediyor. ABD’de de matematik modelleme alanında çalışan 800 veri-enformasyon matematiği bilimcisi, uluslararası bilim dergisi Nature’da 2019 yılında, kendilerine kullanmaları dayatılan pragmatist ve manipülatif istatistiksel korelasyon sistemlerine karşı bir deklarasyon yayımladılar. İstatistik hesap ve tahmin modellerinin en yoksul nüfus kesimleri üzerindeki olumsuz etkilerini analiz eden ve matematiği bir siyasi mücadele alanı haline getirmeye çalışan Hindistan merkezli Politik Matematik Kolektifi de önemli bir örnek oluşturuyor. Tüm bunlar makine öğrenmesi ve yapay zekanın kapitalist üretim ve kullanım biçiminin, matematiği, mantığı, epistemolojiyi de pragmatist, göreci, manipülatif bir çerçevede kendine uyarlayarak tahrif etmesine karşı, matematiğin, mantığın, epistemolojinin de sınıfsal-siyasal mücadele alanları haline gelmekte olduğunu gösteriyor.
Kapitalizmin pozitivist ve post-pozitivist göreci “dijit” sistemlerini aşamamakla birlikte, burada da iç sınırlarına dayanması, geri besleme çevrimlerine dayalı makine öğrenmesinde diyalektiği uygulama çaba ve arayışlarına yol açmaktadır. Burjuvazi doğa bilimlerinde genellikle sınırlı pozitivist biçimiyle de olsa diyalektiği uygulamaya ve kullanmaya çalışır; sosyal bilimlerde ve tarihsel-toplumsal süreçlerde ise, diyalektiği eleştirel ve devrimci niteliğiyle “tehlikeli” addeder. Diyalektiği makine öğrenmesinin geri besleme çevrimlerine uygulama arayışları, bu konuda hızla büyüyen akademik literatür incelendiğinde, “tez, anti-tez, sentez” üçlüsü, yani formalist diyalektikten pek öteye geçmiyor. Oysa gerçek zamanlı geri besleme çevrimlerine dayalı çok daha gelişkin bir sibernetik sistem, ancak çok daha gelişkin bir diyalektikle kurulabilir ve uygulanabilir. Bu da ancak gelişkin bir sosyalist devrimci ilişkiler sisteminde mümkündür. Bu açıdan Sovyet deneyiminde, diyalektiğin doğa bilimleri, üretim süreçleri, ekonomi, matematik ve sibernetiğe uygulanmasıyla kaydedilen gelişmeler bir ilk fikir verir.
Sonuç olarak, günümüz makine öğrenmesi/yapay zeka gibi teknolojilerinin kapitalist üretim ve kullanım biçiminin Marksist eleştirisi, daha çok boyutlu olmalıdır. Bu teknolojilerin kapitalist biçiminin yapısal bileşeni olan sosyometri, psikometri, davranışçı ekonomi gibi burjuva disiplinlerin ve veri bilim, matematik, istatistik, mantık ve epistemolojinin kapitalizmdeki formasyonlarının köklü eleştirilerini de kapsamalıdır.
Sendika.Org, yayın hayatına başladığından bu yana işçi sınıfı hareketinin, solun ve genel olarak toplumsal muhalefetin gündemine ilişkin, farklı politik perspektiflerden düşünsel katkılara açık bir tartışma platformu olagelmiştir. Sitemizde yayımlanan yazılar yayın kurulunun politik perspektifiyle uyumluluk göstermeyebilir. Amacımız, mücadelenin gereksinim duyduğu bilimsel ve politik bilginin üretimini zenginleştirecek tüm katkılara, yayın ilkelerimiz çerçevesinde, olabildiğince yer verebilmektir.
Veri biliminde sorun ve mücadele alanları
10 Temmuz 2025 18:20BM Özel Raportörü Albanese ABD’nin yaptırım listesine alındı: İsrail’e soykırımcı deyip ABD’yi de işaret ediyordu
10 Temmuz 2025 15:25Tez-Koop-İş, Viaport Asya AVM önünde: “Hummel ve Camper patronlarına dur deme zamanı, yetki itirazını geri çekin”
10 Temmuz 2025 15:18MSB 12 askerin yaşamını yitirmesiyle ilgili ne iddiaları kabul ediyor ne ihmali: “İstisnai, öngörülemez ve olağan dışı bir durum”
10 Temmuz 2025 14:03Elâzığlı depremzedeler konteynerkentten çıkarılıyor
10 Temmuz 2025 13:27Kabine değişikliği iddiaları gündemdeyken: Erdoğan’ın başdanışmanı Saral, Kültür ve Turizm Bakanı Ersoy’u hedef aldı
10 Temmuz 2025 13:02Emekli açlık sınırında, AKP’lilerin keyfi yerinde: 35 bin lira tekfine AKP grubundan kahkaha
10 Temmuz 2025 12:16Ali İsmail Korkmaz’ın katledilişinin 12. yılı: Bak yaşıyor hâlâ
10 Temmuz 2025 11:51Basın sustukça demokrasi ölür: Türkiye’nin acı gerçeği
10 Temmuz 2025 11:40KCK: “Öcalan’ın istediği adımı atacağız ama çağrı sadece bize değil, devlete ve Meclis’e de”
10 Temmuz 2025 10:02
1 Temmuz 2025 Salı
Doğru meslek seçimi üzerine
Öyle değil, her şey eğitimle başlar ne kadar da doğru. Yanlış meslek seçersen öyle olur. İlgi, istek, yetenek ve kişilik özelliklerine göre seçersen bütün zorluklar vız gelir. Ayrıca kamuda son yıllarda özellikle doktorluk ve öğretmenlik gibi meslekler itibar suikastliğine uğruyor. Maaş ve çalışma koşulları olarak... Çünkü bu iki meslek halka dokunan ve kitleleri yönlendirebilecek potansiyele sahip. Direncimizi kırmak için özellikle eğitimli kesimi iş yerlerinde alt seviye demeyeyim de ne diyeceğimi bilemedim diğer çalışanlar, hizmet alan vatandaş, öğrenci veli karşısında yalnız bırakıyorlar. Meslekten soğutma yöntemi. Böylelikle enerjimizi geçim sıkıntısı ve aman başımıza bir şey gelmesin diye suskunluğa gömülmekten ve örgütsüzlükten dolayı toplumsal ve mesleki mücadeleye kanalize edemiyoruz. Doğru meslek seçiminde bulunursanız ve bir de doğru yerde örgütlenirseniz korkmanız gerekmez. Tam tersine size saygı duyarak çekinirler.
20 Şubat 2025 Perşembe
Fevzipaşa
FEVZİPAŞA
- Muzaffer İlhan Erdost'a -
Fevzipaşa'da gördün mü
Ufka yağmur tohumu gibi saçılmıştı atlar
İslâhiye'den kopup Gâvur Dağı'nı
kara bulutlara basacaklardı
Güneş, ikindinin ardına sinmişti
Kargalar vardı sessizliğin dilinde
Sessizlik vardı makasçının türküsünde
Gözlerini Ayran Tüneli'ne dikmiş
Bahçe istasyonunun kokusunu bekliyordu sanki
Kurumlar arasından güz kokusunu.
Gördün mü o atları
Hangi posta treni yarışabilirdi onlarla.
Adana'dan beri taşıdığın sevinci, uçarılığı
Dokuz saat gecikmeyle getirdin Fevzipaşa'ya
Umurunda bile değildi bu gecikme
Daha uzasa tadını daha çok çıkaracaktın belki
Zarflar arasında en son açılacak zarf gibi
Kitaplar arasında en son okunacak kitap gibi
Gelmesini istemediğin bir türkü sonu gibi.
Tren durunca inip dolaştın biraz
Birer ekmek yüzer gram tahin helvası
alan askerlere baktın
Manevra yapan lokomotifi seyrettin
Keçiler'i, Kömürler'i, Eloğlu'yu,
Narlı'yı aradın aşağılarda
İşte o sırada gördün mü atları
Kanatlarıyla rüzgâr toplayan kuşları
Sılalardan sıla çeken telgraf direklerini gördün mü?
Elini cebine soktun
Sıcacık okşadın ikinci mevki biletini
Şaşılacak şey, kondoktör bıyıksızdı,
çiviyle delmişti biletini
Gülüşüyle bir kelepçe daha azaltmıştı
kelepçeler içinde.
Koridordaki saraç, testisini uzatmıştı
su içesin diye:
- Nereden?
- Görüşmeden.
Gördün mü o kuşları
Tebrik kartlarından göğe,
gökten tebrik kartlarına sevgi taşıyorlardı
Ağızlarında incecik kurdelelerle.
Görüşmeden. Yüreğe çelik veren bir görüşmeden.
Parmaklıklar arkasında sabah biriktiren umuttan.
Güvenliydi dostun, dirençliydi
Bir meydan sazı gibi konuşuyordu
Soluğu istasyona kadar götürmüştü seni
Orada bir tornacıya emanet etmişti
Tornacı bir karoserciye bırakmıştı inerken
Karoserciden saraç, saraçtan biletçi almıştı
Öyle güzel bir trendi ki,
Ayran Tüneli'nden bile bunalmamıştın
Bir bayram yeri olarak gelmiştin Fevzipaşa'ya.
Okşadın biletini bir daha
Hesapladın
Yılın bitmesine iki bin üç yüz yirmi sekiz saat vardı
Antep'e dört saat.
Özgürlüğe kaç saat vardı acaba?
Atlar yağmur tohumu gibi saçılmıştı ufka.
Ülkü Tamer
( 1937 - 2018 )
Yanardağın Ütündeki Kuş,
Toplu Şiirler, S. 252-253
ŞİİR PARKI
Mehmet Türkmen
BİRTEK-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile Söyleşi
2022 yılında Gaziantep’te kurulan Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Kurucu Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile “Model Şehir: Gaziantep” dosya çalışmamız kapsamında gerçekleştirdiğimiz söyleşi; Antep işçi sınıfının ve sanayisinin yapısı, güncel göç meselesi, göç ve pandemiyle birlikte gelişen dönüşüm ve BİRTEK-SEN’in kuruluşunu da koşullayan yakın dönemin sendikal gelişmeleri ele alınmaktadır.
Kendi hikâyenizden de başlayabiliriz Mehmet Bey. Atölyelerden büyük organize sanayiye geçiş nasıl ve hangi temelde gelişti? Etkileri ne oldu?
Organize sanayi burada 1980’lerin sonunda, 88’de faaliyete geçti. O zaman Aktes, Yıldız İplik, Okan Tekstil gibi ilk iplik fabrikaları vardı; iplik fabrikaları yoğunluklu açılmıştı. Şimdi o fabrikaların bir kısmı yok. Daha önce büyük fabrikalar şehrin çeşitli yerlerine dağılmıştı. Örneğin Sanko, Nizip yolu üzerindeydi ve ayrıca Oğuzeli yolu üzerinde fabrikası vardı; çok daha önce şehir içinde Veli çiftlik iplik fabrikası vardı. Yine Nizip Caddesi diye bildiğimiz bir bölüm var, Kale altı civarı, orada çeşitli fabrikalar vardı. İplik ve Halı fabrikaları gibi.
Halı sanayisinin halı atölyelerin halı imalatı asıl yoğunlaştığı yer ise 60’ların sonu ve 70’lerin başından beri Ünaldı idi. 2000’leri başına kadar da öyle idi. Ben 88’de daha ilkokul öğrencisi iken çocuk işçi olarak 9 yaşında işe başladım Ünaldı’da. 2000’e kadar da Ünaldı’da çalışıyordum. Sonra Organizeye geçtim, ardından en son çalıştığım yer de Merinos’tu. Merinos’un fabrikası da Merveşehir’de idi. 2002-2003’e kadar Merinos organize sanayide değildi. 2000’lerin başında organize sanayide bir fabrika açmıştı ama asıl büyük işletmesi Merve Şehir diye bildiğimiz otogar yolundaydı; şimdi mağaza olarak kullanıyor orayı. 2000’e kadar Antep’te hem büyük fabrikalar hem atölyeler ağırlıklı olarak şehrin muhtelif yerlerine dağılmış durumdaydı.
Bir bölge de Körkün’dür, mesela hâlâ orada irili ufaklı fabrikalar var. Nurgana diye bir bölge var, Gatem’in ilerisinde Küsget bölgesinde fabrikaların, işletmelerin olduğu bir bölge var. Şu an bilinen Organize Sanayi Bölgesi dışında da 6-7 tane irili ufaklı sanayi bölgesi vardır ama 2000’lerden sonra daha hızlı bir şekilde Organize Sanayi Bölgesi daha merkez bir sanayi bölgesi olmaya başladı. Yani Ünaldı’da halı dokuma işleri bakımından da süreç şöyle oldu: Merinos’un eski ismi Erdemoğlu’ydu; 98’de Merinos adını aldı. Merinos Bursa merkezli kamusal bir fabrikaydı, isim hakkını aldı; Ünaldı dışında, Merveşehir’de ilk kurulan fabrika Merinos’tu.
O zamana kadar halı dokuma üretim merkezi büyük oranda Ünaldı idi. Ünaldı da biliyorsunuz 1996’da büyük bir direniş yaşanmıştı; 20 bine yakın halı dokuma işçisinin katıldığı o direnişte ben de genç bir işçi olarak yer almıştım. O zaman Ünaldı bir mahalle adıydı ama Ünaldı’dan daha fazla mahalleyi kapsayan bölgeye biz Ünaldı diyorduk. Bir ucu Yazıcık, bir ucu Çıksorut, bir ucu Perilikaya kadar dayanan 7 mahalleyi kapsayan yerdi Ünaldı.
Orada biraz çalışma şartları ve koşulları daha esnekti. 12 saat çalışılırdı ama böyle fabrikalardaki gibi servisle gidip gelme, sabah girip akşam fabrikadan çıkma şeklinde değildi. İrili ufaklı atölyelerden oluşan mahallede yemek saatinde dışarıda geçirebilirdiniz, çıkıp dinlenebilirdiniz.
Yemek ve dinlenme 12 saatin içinde miydi? Ayrıca kaç kişilik atölyelerden bahsediyorsunuz?
Tabiî, tüm bunlar 12 saate dâhil. Atölyeler 150-200 kişilik de vardı; Ceyhan Halı, Seydi Bulut Halı gibi büyük işletme yerleri vardı. Ama 3 makine, 5 makine, 2 tezgâh gibi küçük atölyeler; 3 kişilik, 5 kişilik, 10 kişilik atölyeler de vardı. Toplamda 540 işletme mevcuttu.
Yani bu sayılarda şöyle aklıma geliyor, sonradan daha da artmıştır, Ünaldı direnişine öncülük eden dernekte bütün bunların istatistikleri vardı; 540 işyeri sayısı oradan aklımda kalmış. 7 ayrı mahallede hepsinin bir arada olması mümkün değildi. Örneğin Ceyhan halı dokuma büyük işyerlerinden biriydi ama bu şekilde 4-5 işyeri vardı sanayi içerisinde. 5 tezgâh bir yerde, 10 tezgâh bir yerde, hepsinin aynı yerde olması fizikî ve altyapı olarak mümkün değildi Ünaldı’da. Düşünün, apartman gibi bir binanın içerisinde bloklar var ve makineleri döşemişler. Zaten oraya 30 tezgâh sığdırmanız mümkün değil.
Yani Başpınar’daki fabrikalar gibi fabrika çatılı bloklar değil, mahalledeki apartmanlar gibi yapılardan bahsediyoruz; şimdi aynı binalar konfeksiyon atölyeleri olarak kullanılıyor. 96 grevine katılan işçiler arasında organize sanayinin direnişi engellemek için açıldığı inancı yaygınıdır. Bu yönü de vardır ancak asıl olarak sermayenin üretim ihtiyaçlarından dolayı ortaya çıktı. 2000’lere doğru ve sonrasında hızlanacak şekilde teknolojik değişim oldu çünkü Ünaldı’daki halı dokuma tezgâhları, abartısız bir şekilde herhâlde 80-100 yıl öncesinin teknolojisiydi.
İşçilerin böyle düşünmesi de doğaldır çünkü 96 grevi o zamana kadar dokuma işleri içinde yaşanmış en önemli, hatta Antep’in tarihindeki en önemli işçi direnişidir ve çok önemli kazanımlar elde edilmiştir. 93 ve 96 arası böyle bir süreç var. Aslında 93’te başlar bu çalışma, 95’te dernekleşir; 96’da en büyük grev olur. Çünkü 93 ve 95’te de grevler oldu, orada da büyük zamlar, kazanımlar elde edildi. Ben o grevlerde de genç bir işçi olarak bulundum ama 96 bu sürecin zirvesidir. Çünkü bir ay boyunca sürdü ve 20 bin kişinin tamamı katıldı.
Üretim ihtiyacına dayalı dönüşümü biraz daha açabilir miyiz?
Organize sanayiye dönüşümün asıl sebebi dediğimiz gibi ekonomik zorunluluktu. Yani artık eski teknoloji ve eski atölye şeklindeki ilkel çalışma koşullarıyla bunu sürdürmesi mümkün değildi, miadını doldurmuştu o süreç. Ünaldı’da buna uygun sermaye gücü olanlar, bugün hâkim olan bilgisayarlı dediğimiz daha teknolojik halı makinelerini aldılar. Mesela 2000’li yılların başında bir makinenin fiyatı 1 milyon TL civarındaydı; şimdi daha da artmıştır çünkü makineler sürekli yenileniyor. O zamanlar Ünaldı’da çok tartıştığımız şöyle bir hesap da var: ilkel mekanik makinelerin 10 tanesinde, en az 8 tanesinde ve toplamda kırka yakın işçi ile yaptığımız üretimi, bugün bu makinelerin birinde 3 vardiyada 6 kişi de yapabiliyorsun. Çok net, 40 kişi ile üretimi bugün 5 kişi ile hatta daha az kişi ile (Örneğin Merinos’ta her makinede 1 kişi çalışıyor) çıkarabiliyorsun; 10 kat farktan oluştu.
Bugün Antep, dünya halı pazarı bakımından hem içeriye teknoloji transferi yani makine satışı, hem de dünyada makine halısı üretiminin önemli bir merkezi olmaya doğru gidiyor. Tedarik zincirinde Antep’e biraz böyle bir rol verilmiştir. Mesela burada şu anda halı fabrikalarında kullanılan makinelerin iki menşei var; biri Belçika, diğeri Almanya. Orada üretim yapmıyor. Makineyi üretip Antep’e satarlar. Şu anda dünyada makine halısı üretiminin %45’inden fazlası Antep’te üretiliyor. Makina Antep’te kurulduktan sonra, makinenin tamamı olmasa bile (şimdi daha zor) eskiden tamamı mekanik olduğu için Antepliler, Antepli tornacılar bunu yapıyordu. Şimdi işin içinde elektronik de daha fazla yer aldığı için o kısımlarını yapamıyorlar ama mekanik aksamında Antep’te yapılamayan yan parça yok. Yani yan parça sanayisi de çok gelişmiştir Antep’te.
Büyük teknoloji transferinde 2000’lerin başı milât alınabilir mi?
Evet. Bizim Ünaldı’da çalıştığımız tezgâhların ilk modeli Almanya ve Belçika tarafından 100 yıl önce yapılmış ve Antep’te kalmış; bu makineler kopyalanarak 2000’lere kadar gelmişti. Mesela 3 tane makinist adı vardır, Antep’te bütün eski dokumacılar bilir ve 3 tane farklı tezgâh vardır. İşte birinin kolu, birinin mekik atışı farklıdır; ona göre isimleri vardır. 3 tane makinistle özdeşleşmiştir bunlar. Vakkas’ın yapısı, Bahattin’in yapısı, Emin’in yapısı derler. Bu 3 kişi de Ünaldı’da meşhur 3 makinist. Birisi bir markayı model almış, diğeri başkasını. Ünaldı da böyle idi. 1960-70’lerden sonra Belçika’dan ya da yurtdışından tek bir makine parçası dahi gelmemiştir. Tamamı burada yan sanayide tornalarda yapılmıştır.
İthal parça ihtiyacı burada ikame oluyordu yani?
Aynen. Burada iplik fabrikalarında da meşhurdur bu durum.
60’lar ve 70’lerde Türkiye ekonomisi için söylenen ithal ikame meselesinin somut örneği burada yaşanmış.
Aynen. Ama artık öyle sürdürülemez hâle geldi çünkü bir tarafta 40-50 kişinin yaptığın üretimi çok daha az kişi ile, 4-5 kişiyle çok daha kısa sürede yapma imkânı tanıyan bir teknolojiyle senin yarışabilmen mümkün değil ve o pazarda hayatta kalabilmek için o teknolojik dönüşüme ayak uydurmak zorundasın. 2000’lere kadar buna direnildi. Antep sanayisi 2000’den sonra ayakta kalıp daha da büyümek, pazarda daha büyük aktör olabilmek için dönüşüme girdi. Örneğin Erdemoğlu 2000’lerin başında kadar amiyane tabir ile sadece borusu Antep’te öten bir firma iken bugün dünya çapında üretim yapmaktadır. Bunu sağlayan teknolojik dönüşüm sadece Erdemoğlu’nda değil, ona eklenen bir sürü markada görüldü: Sanat Halı, Festival Halı ve benzerleri.
Dönüşümün hemen ekonomik krizden önce kısa sürede gerçekleşmesi, ciddi sermaye giriş çıkışlarının yaşandığı döneme denk gelmesi düşündürücü.
O zaman Başpınar’a geçen fabrikalar o makineleri kurarken, yatırım yaparken önemli oranda Avrupa merkezli krediler aldılar, bu makinelerin bir kısmını kredi şeklinde alıp sonradan üretimle, zamana yayarak ödediler. Aynı zamanda dolaylı bir biçimde pek çok destek oldu. Özellikle iktidardan ve yerel iktidardan bedava yer tahsisi ve benzeri kimi teşvikler, kredi borçlarının ve kimi borçlarının sigorta primlerinin ötelenmesi, hatta bazı fabrikaların uzun yıllar inşaat gibi gösterip vergi ödememeye kadar uzanan kolaylıklar gösterildi. Antep sanayicilerinin genelde ağzından düşmeyen bir şey var: Antep Türkiye’de devletten hiç destek almadan, hiçbir kamu desteği olmadan, kendi yağıyla kavrulan girişimcilerin örnek kentidir falan; hikâye. Antep’te büyük patron olmuş ve devletten çeşitli ve dolaylı bir şekilde bu imtiyaz ve teşviklerden yararlanmamış tek bir patron bile yoktur. Dolayısıyla işin o kısmı hikâye.
Başta söylediğim şeye bağlamak gerekirse işçiler içinde şöyle bir şey gelişti. İşte “sırf Ünaldı’daki birliği dağıtmak için Başpınar’a taşıdılar,” fikri, hâlâ tek tük de olsa Ünaldı dönemini yaşamış ve Başpınar’da çalışmaya devam eden işçiler ya da emekli olanlar arasında yaygındır. Dernek bütün işçilerin birliğini sağlamıştı; artık bir sendika gibi 6 ayda bir liste yayınlıyordu. Yani patronlar sendika gibi muhatap almak zorunda kalıyordu. Sözleşme gibi protokol imzalandı dernek ve patronlar arasında. Sigorta hakkı bile 96’da direnişten sonra yaygın biçimde kazandığımız bir hakka dönüştü. Öncesinde her iş yerinde bir tane ustabaşı falan sigortalı olurdu. O yüzden işçiler de öyle bir algı oldu. Ünaldı’da her sokakta bir kahvehane, bir çay ocağı, dürümcü olurdu; toplantı yerlerimiz işte sokaklardaki dürümcülerdi, kahvehanelerdi, çay ocaklarıydı ve her iş yerine girip çıkabilirdik, yani işçilerin toplanması, bir araya gelmesiyle haberleşmesi, mesai saatleri içinde bile toplanıp bir meseleyi konuşması çok olanaklıydı.
Başpınar döneminin artık fabrika sistemine göre modem işçi sınıfının bazı yönleriyle modernleşmesi bakımından da ileri yönleri var. Çünkü evet, Ünaldı’da işçilerin örgütlenmesi için uygun bir zemin vardı ama bir yönüyle de aslında daha ilkel kalan, yani işçi sınıfının gerçek anlamda fabrika işçisine, proletere dönüşmesine engel olan ilkel yanları da var. Biraz bu avantajlar ortadan kalkınca, öbür fabrika diğer fabrikayı görmeyince böyle yorumlandı. Diğer yandan tam da 2000’lerde başlayan bu dönüşüm, aynı zamanda 96’dan 2000’lere kadar da az çok etkisi devam eden mücadele geleneğini, dernek etrafında toplanarak oluşmuş örgütlü gücü dağıtmak bakımından da patronlar için değerlendirdikleri bir fırsat oldu tabiî.
Dosya çalışmasını yaparken, kıyı kentlerinden sonra içeride ilk yapılan Serbest Bölgelerin, Kayseri (1997) ve ardından Gaziantep’te (1998) olduğunu gördük. 2000’lere doğru aslında bir yönelimin de olduğu, sermayenin ihracata dönük bir vizyonunun olduğunu da gösteriyor. İhracat onla başlayıp onla bitmiyor ama 2000’lerden önce iç bölgelerde ilk adımın da Antep’te olmasının bir anlamı vardır herhâlde?
90’lardan sonra İstanbul sermayesi dediğimiz TUSİAD dışında, Refah Partisi’nin iktidar ortağı olduğu dönemlerde daha çok tartışılmaya başlanan Anadolu sermayesi, Anadolu kaplanları, İslam’ı dediğimiz şeyin Kayseri ile birlikte sayılan iki ana merkezden biri de Antep’ti. Gelen iktidarların taban yaratma, kendi siyasî görüşüne göre sermaye yaratma bakımından da örnek kentlerden biriydi.
20 yıl önce bir atölye düzeyinde olup bugün Türkiye’nin ilk 500’üne giren firmalar var artık. Bu çok hızlı dönüşümü, bir firmanın kendi girişimci yeteneği ile açıklamamız mümkün değil; kamusal bir destek almadan, devletten bir imtiyaz almadan, benzeri teşviklerden yararlanmadan yapabileceğiniz bir şey değil bu. Türkiye’de aslında işçi sınıfının örgütlü mücadelesini dağıtmak, “sorunsuz” bir alan açmak bakımından da Antep önemli bir yerdi.
80’leri, 90’ları ve 2000’leri ele alırsak işçi kompozisyonu nasıldı? 2000’lerden sonra bir dönüşüm oldu mu?
Eskiden alarak bu dönüşümü tamamıyla analiz edecek birikime sahip değilim ama en azından kendi çevremizden, kısmen de geriye dönük edindiğimiz deneyimler, yaptığımız okumalarla şu değerlendirmeleri yapabilirim: Antep’in böyle bir sanayi merkezi olmasında Osmanlı dönemine kadar uzanan, coğrafî konumuyla da bağlantılı olarak geçmişinin etkisi var. Örneğin Antep’te 30’lu yıllarda 5-6 bin tane dokuma tezgâhı olduğuna dair bilgiler var. Hatta 90’lara kadar havlu dokumacılığı da mevcuttu ama sonra havlucular bir greve çıktı; sonra hangi dinamikler rol oynadı çok bilemiyorum ama Uşak tarafına kaydı.
Ama halı ilginç bir şekilde hep büyüyerek ilerledi. Dediğim gibi burada hem yan sanayi yedek parça bakımından çok gelişmiş bir alt yapı var ve bunu sıfırdan yaratmak çok çok zordur. Coğrafî olarak hem Ortadoğu’ya hem Doğu Avrupa ülkelerine yakınlığı ve İpek Yolu üzerinde bir kent olması; yanı sıra uluslararası taşımada iş gücü birikmiş bir kent olması Antep’i avantajlı bir kent hâline getirdi. Bunun dışında ben daha böyle Türkiye’nin siyasal konjonktürüne dair özel nedenleri de olabileceğini düşünüyorum. Birincisi, tam sınırında yani Doğu ve Güneydoğu’nun en batı sınırında iken ve her ne kadar da Güneydoğu sınırları içinde, hatta Kürdistan coğrafyasının bile bir parçası, Mezopotamya’nın bir parçası olsa da, orijini bakımında aslında Türk ağırlıklı bir kenttir.
Özellikle daha 80 öncesinden başlayarak da Urfa, Malatya, Maraş gibi kendine sınır daha doğu illerinden ve Adıyaman’dan çok yoğun göç almış bir kent. 80’den sonra işte Van’a kadar gidiyor. Van, Şırnak, Cizre, Siirt buralardan da çok yoğun bu göçler sonucu da şu anda Antep nüfusunun abartısız yarısı Kürt’tür. Bazılarına göre daha fazla. Zaten Antep’in Nizip, Yavuzeli başta olmak üzere büyük ilçelerinin kırsalında da büyük oranda Kürtlerin yaşadığı bölgeler var, İslahiye’nin yine aynı şekilde; o yüzden biraz daha kozmopolit bir yapısı var.
Göçenler eskiden beri, önemli oranda üretime entegre olmuşlar.
Evet, ekonomik göçlerdir bunlar. 90’larda köy yakmaların, köy boşaltmaların en yoğun yaşandığı dönemde bile Antep’in Doğu ve Kürt illerinden aldığı göç; ekonomik göçtür. Örneğin, gidin mesela Antep daha yakındır ama işte köy yakmalardan ve politik nedenlerden dolayı asıl göç Adana’dadır, Mersin’dedir ve İstanbul’dadır. Antep’te ise daha sınırlı sayıdadır. Antep’te 80’den önce buraya yerleşmiş, artık Antep şivesinden dolayı bunu ayırt edemeyeceğimiz Vanlılar vardır mesela. Siirtliler vardır, 60-70’li yıllardan beri ekonomik nedenlerle gelip göçmüşler ve sonrasındaki göçlerde hep akraba hemşeri ilişkisi ile mesleklere göre de şekillenmiş. Vanlılar, Siirtliler genelde taşımacılık işi ile uğraşıyorlar ya da mesela gıda sektöründe, buğday, un, yem fabrikalarının sahipleri genelde Cizrelidir.
Antep, 2000’den sonra da giderek batısından da şimdi Osmaniye’de, Adana’dan göç alan bir kent. Adana Sanayi büyük oranda tasfiye oldu biliyorsunuz. Özellikle tekstil ve emek yoğunluklu sektörler bakımından Antep’te sadece organize sanayi bölgesinde 200 bin işçi çalışmakta. Türkiye’nin yüzölçümü olarak en büyük organize sanayi bölgesi hâline geldi. Bu gibi nedenlerden dolayı Antep hep göç aldı. 90’lara kadar Antep işçi profilinde, bugüne oranla görece sol fikirlerin, daha mücadeleci geleneklerin işçiler içinde daha güçlü olduğunu biliyoruz. Ünaldı’da örneğin 1977’de, 78’de grevlerden bahsedilir. 70’lerden beri mesela Ünaldı iplik işçileri içinde yaşanmış grevler, direnişler ve devrimci sol örgütlerin, işçiler içinde, bu işçi havzalarında hep işçi çalışması olmuştur. Ünaldı’da işte dokuma işleri içinde Halkın Kurtuluşu geleneği, iplik işçileri içinde Emeğin Birliği gibi gruplar hep bir şekilde etkin olmuştur. Hatta buradan işçi önderleri çıkmış, bir şekilde sol siyaset içinde de etkili olmuştur.
90’lardan sonra, 90’ların sonunda özellikle göç daha bir ivme kazandı. Ondan önce diyelim Antep senede 10 bin göç alıyorsa bu 50 bine çıktı. Bu hep sanayinin büyümesiyle birlikte oldu. Hâlen göç alıyor, hatta hızlanmış durumda. Çünkü Antep’te eğer bir fabrikada az çok vasıf gerektirmeyen bir işi yapabilecek durumdaysanız işsiz kalmazsınız, hâlâ öyledir. O yüzden Antep, sürekli kolayca iş bulunabilir bir merkez. Hem sanayi hem ticaret bakımından yüz binlerce işçinin çalıştığı bir kent olması bu şekilde oldu ve bu tabiî işçi sınıfının profilinde de bir değişime neden oldu. Çünkü büyük oranda göçü kırsaldan aldı. Kırsal kesimlerden sınıf bilinci, sınıf mücadelesi bilinci hiç olmayan, işçileşmemiş kesimler yığınlar hâlinde fabrikalara ve üretimin içine dâhil olunca işçi sınıfının ana gövdesini oluşturdular kısa bir sürede.
Nasıl bir etkisi oldu?
Şöyle bir etkisi oldu: işçilerin öteden beri az çok eğilim, gelenek hâline getirdikleri, kimi önemli talepleri için örgütlenme ve mücadele etme kültürünü tabiî ki biraz geriletti. Örneğin daha ağır koşullarda, sosyal hakları talep etmeden çalışmaya razı olmak arttı. Dünyanın her yerinde göçle gelenler çaresizliğinden göç etmiş insandır, ekonomik olarak olduğu yerde artık hayatını sürdüremediği için gelmiştir ve geldiğin yerde hayatta kalmak için oranın yerlisi, yerleşik olanına oranla daha kötü koşulları kabul etmeye yatkındır. Dolayısıyla işçilerin daha önce yerleşik olan işçilerin taleplerini de baskılayan sonuçlara yol açtı ve bu ciddi gerilimlere de neden oldu. Mesela ben yine Ünaldı’dan örnek vereyim. 96 grevine kadar, yani o 95, 96 dönemine kadar ben kendim de bizzat bu duyguyu hatırlıyorum. Ünaldı’da mesela Urfalı işçilerden nefret ederlerdi, yani Antep’in yerlisi olan dokuma işleri Urfalı işleri sevmezdi.
Bozova’nın bir köyünden adam gelmiş ve dokumacılığa başlamış, 2-3 yıl sonra onun akrabaları da gelerek aynı iş yerinde çalışıyor. Suriyeliler için olan duyguların aynısı, “Urfalılar yüzünden biz işimizi kaybediyoruz, Urfalılar yüzünden zam alamıyoruz, Urfalılar yüzünden biz daha çok çalışıyoruz, Urfalılar yüzünden biz daha çok eziliyoruz çünkü onlar hiçbir şeye itiraz etmiyor.” Hakikaten de ilk yıllar öyle: Sen pazar çalışmazsın, o çalışır; sen zam istersin, o istemez, daha azına kabul eder falan. O zaman biz genç bir işçiyken, yemek saatinde derneğe uğrardık; dernekte şu tartışmaları hatırlıyorum: İşte biri “Urfalılar yüzünden…” deyince, dernek yönetimi, daha çok Emek Partili işçilerin öncülük ettiği, onların kurduğu bir dernekti, hep bize, “Böyle düşünürseniz bu patronların işine yarar,” derdi. Mesela Mikail abi işçilere önderlik eden kişi, kendisi de Suruçludur, şöyle derdi: “Bugün evet, Urfalı işçiler yeni geldiği için sizden daha zor koşullarda çalışmayı kabul ediyor olabilirler ama onlar işçileşecek, yarın sizinle birlikte mücadele edecekler, siz bugün onlardan nefret ederek onlara düşman olursanız ancak patrona hizmet edersiniz. Sizin tam tersine, bizim patrona karşı Urfalı, Siirtli, Antepli, Besnili, Adıyamanlı diye bölünmeden birlik olmamız lâzım.”
Bu öngörü doğrulandı.Logo
ANA SAYFA > SÖYLEŞİLER
Pdf indir
BİRTEK-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile Söyleşi
2022 yılında Gaziantep’te kurulan Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Kurucu Genel Başkanı Mehmet Türkmen ile “Model Şehir: Gaziantep” dosya çalışmamız kapsamında gerçekleştirdiğimiz söyleşi; Antep işçi sınıfının ve sanayisinin yapısı, güncel göç meselesi, göç ve pandemiyle birlikte gelişen dönüşüm ve BİRTEK-SEN’in kuruluşunu da koşullayan yakın dönemin sendikal gelişmeleri ele alınmaktadır.
Kendi hikâyenizden de başlayabiliriz Mehmet Bey. Atölyelerden büyük organize sanayiye geçiş nasıl ve hangi temelde gelişti? Etkileri ne oldu?
Organize sanayi burada 1980’lerin sonunda, 88’de faaliyete geçti. O zaman Aktes, Yıldız İplik, Okan Tekstil gibi ilk iplik fabrikaları vardı; iplik fabrikaları yoğunluklu açılmıştı. Şimdi o fabrikaların bir kısmı yok. Daha önce büyük fabrikalar şehrin çeşitli yerlerine dağılmıştı. Örneğin Sanko, Nizip yolu üzerindeydi ve ayrıca Oğuzeli yolu üzerinde fabrikası vardı; çok daha önce şehir içinde Veli çiftlik iplik fabrikası vardı. Yine Nizip Caddesi diye bildiğimiz bir bölüm var, Kale altı civarı, orada çeşitli fabrikalar vardı. İplik ve Halı fabrikaları gibi.
Halı sanayisinin halı atölyelerin halı imalatı asıl yoğunlaştığı yer ise 60’ların sonu ve 70’lerin başından beri Ünaldı idi. 2000’leri başına kadar da öyle idi. Ben 88’de daha ilkokul öğrencisi iken çocuk işçi olarak 9 yaşında işe başladım Ünaldı’da. 2000’e kadar da Ünaldı’da çalışıyordum. Sonra Organizeye geçtim, ardından en son çalıştığım yer de Merinos’tu. Merinos’un fabrikası da Merveşehir’de idi. 2002-2003’e kadar Merinos organize sanayide değildi. 2000’lerin başında organize sanayide bir fabrika açmıştı ama asıl büyük işletmesi Merve Şehir diye bildiğimiz otogar yolundaydı; şimdi mağaza olarak kullanıyor orayı. 2000’e kadar Antep’te hem büyük fabrikalar hem atölyeler ağırlıklı olarak şehrin muhtelif yerlerine dağılmış durumdaydı.
Bir bölge de Körkün’dür, mesela hâlâ orada irili ufaklı fabrikalar var. Nurgana diye bir bölge var, Gatem’in ilerisinde Küsget bölgesinde fabrikaların, işletmelerin olduğu bir bölge var. Şu an bilinen Organize Sanayi Bölgesi dışında da 6-7 tane irili ufaklı sanayi bölgesi vardır ama 2000’lerden sonra daha hızlı bir şekilde Organize Sanayi Bölgesi daha merkez bir sanayi bölgesi olmaya başladı. Yani Ünaldı’da halı dokuma işleri bakımından da süreç şöyle oldu: Merinos’un eski ismi Erdemoğlu’ydu; 98’de Merinos adını aldı. Merinos Bursa merkezli kamusal bir fabrikaydı, isim hakkını aldı; Ünaldı dışında, Merveşehir’de ilk kurulan fabrika Merinos’tu.
O zamana kadar halı dokuma üretim merkezi büyük oranda Ünaldı idi. Ünaldı da biliyorsunuz 1996’da büyük bir direniş yaşanmıştı; 20 bine yakın halı dokuma işçisinin katıldığı o direnişte ben de genç bir işçi olarak yer almıştım. O zaman Ünaldı bir mahalle adıydı ama Ünaldı’dan daha fazla mahalleyi kapsayan bölgeye biz Ünaldı diyorduk. Bir ucu Yazıcık, bir ucu Çıksorut, bir ucu Perilikaya kadar dayanan 7 mahalleyi kapsayan yerdi Ünaldı.
Orada biraz çalışma şartları ve koşulları daha esnekti. 12 saat çalışılırdı ama böyle fabrikalardaki gibi servisle gidip gelme, sabah girip akşam fabrikadan çıkma şeklinde değildi. İrili ufaklı atölyelerden oluşan mahallede yemek saatinde dışarıda geçirebilirdiniz, çıkıp dinlenebilirdiniz.
Yemek ve dinlenme 12 saatin içinde miydi? Ayrıca kaç kişilik atölyelerden bahsediyorsunuz?
Tabiî, tüm bunlar 12 saate dâhil. Atölyeler 150-200 kişilik de vardı; Ceyhan Halı, Seydi Bulut Halı gibi büyük işletme yerleri vardı. Ama 3 makine, 5 makine, 2 tezgâh gibi küçük atölyeler; 3 kişilik, 5 kişilik, 10 kişilik atölyeler de vardı. Toplamda 540 işletme mevcuttu.
Yani bu sayılarda şöyle aklıma geliyor, sonradan daha da artmıştır, Ünaldı direnişine öncülük eden dernekte bütün bunların istatistikleri vardı; 540 işyeri sayısı oradan aklımda kalmış. 7 ayrı mahallede hepsinin bir arada olması mümkün değildi. Örneğin Ceyhan halı dokuma büyük işyerlerinden biriydi ama bu şekilde 4-5 işyeri vardı sanayi içerisinde. 5 tezgâh bir yerde, 10 tezgâh bir yerde, hepsinin aynı yerde olması fizikî ve altyapı olarak mümkün değildi Ünaldı’da. Düşünün, apartman gibi bir binanın içerisinde bloklar var ve makineleri döşemişler. Zaten oraya 30 tezgâh sığdırmanız mümkün değil.
Yani Başpınar’daki fabrikalar gibi fabrika çatılı bloklar değil, mahalledeki apartmanlar gibi yapılardan bahsediyoruz; şimdi aynı binalar konfeksiyon atölyeleri olarak kullanılıyor. 96 grevine katılan işçiler arasında organize sanayinin direnişi engellemek için açıldığı inancı yaygınıdır. Bu yönü de vardır ancak asıl olarak sermayenin üretim ihtiyaçlarından dolayı ortaya çıktı. 2000’lere doğru ve sonrasında hızlanacak şekilde teknolojik değişim oldu çünkü Ünaldı’daki halı dokuma tezgâhları, abartısız bir şekilde herhâlde 80-100 yıl öncesinin teknolojisiydi.
İşçilerin böyle düşünmesi de doğaldır çünkü 96 grevi o zamana kadar dokuma işleri içinde yaşanmış en önemli, hatta Antep’in tarihindeki en önemli işçi direnişidir ve çok önemli kazanımlar elde edilmiştir. 93 ve 96 arası böyle bir süreç var. Aslında 93’te başlar bu çalışma, 95’te dernekleşir; 96’da en büyük grev olur. Çünkü 93 ve 95’te de grevler oldu, orada da büyük zamlar, kazanımlar elde edildi. Ben o grevlerde de genç bir işçi olarak bulundum ama 96 bu sürecin zirvesidir. Çünkü bir ay boyunca sürdü ve 20 bin kişinin tamamı katıldı.
Üretim ihtiyacına dayalı dönüşümü biraz daha açabilir miyiz?
Organize sanayiye dönüşümün asıl sebebi dediğimiz gibi ekonomik zorunluluktu. Yani artık eski teknoloji ve eski atölye şeklindeki ilkel çalışma koşullarıyla bunu sürdürmesi mümkün değildi, miadını doldurmuştu o süreç. Ünaldı’da buna uygun sermaye gücü olanlar, bugün hâkim olan bilgisayarlı dediğimiz daha teknolojik halı makinelerini aldılar. Mesela 2000’li yılların başında bir makinenin fiyatı 1 milyon TL civarındaydı; şimdi daha da artmıştır çünkü makineler sürekli yenileniyor. O zamanlar Ünaldı’da çok tartıştığımız şöyle bir hesap da var: ilkel mekanik makinelerin 10 tanesinde, en az 8 tanesinde ve toplamda kırka yakın işçi ile yaptığımız üretimi, bugün bu makinelerin birinde 3 vardiyada 6 kişi de yapabiliyorsun. Çok net, 40 kişi ile üretimi bugün 5 kişi ile hatta daha az kişi ile (Örneğin Merinos’ta her makinede 1 kişi çalışıyor) çıkarabiliyorsun; 10 kat farktan oluştu.
Bugün Antep, dünya halı pazarı bakımından hem içeriye teknoloji transferi yani makine satışı, hem de dünyada makine halısı üretiminin önemli bir merkezi olmaya doğru gidiyor. Tedarik zincirinde Antep’e biraz böyle bir rol verilmiştir. Mesela burada şu anda halı fabrikalarında kullanılan makinelerin iki menşei var; biri Belçika, diğeri Almanya. Orada üretim yapmıyor. Makineyi üretip Antep’e satarlar. Şu anda dünyada makine halısı üretiminin %45’inden fazlası Antep’te üretiliyor. Makina Antep’te kurulduktan sonra, makinenin tamamı olmasa bile (şimdi daha zor) eskiden tamamı mekanik olduğu için Antepliler, Antepli tornacılar bunu yapıyordu. Şimdi işin içinde elektronik de daha fazla yer aldığı için o kısımlarını yapamıyorlar ama mekanik aksamında Antep’te yapılamayan yan parça yok. Yani yan parça sanayisi de çok gelişmiştir Antep’te.
Büyük teknoloji transferinde 2000’lerin başı milât alınabilir mi?
Evet. Bizim Ünaldı’da çalıştığımız tezgâhların ilk modeli Almanya ve Belçika tarafından 100 yıl önce yapılmış ve Antep’te kalmış; bu makineler kopyalanarak 2000’lere kadar gelmişti. Mesela 3 tane makinist adı vardır, Antep’te bütün eski dokumacılar bilir ve 3 tane farklı tezgâh vardır. İşte birinin kolu, birinin mekik atışı farklıdır; ona göre isimleri vardır. 3 tane makinistle özdeşleşmiştir bunlar. Vakkas’ın yapısı, Bahattin’in yapısı, Emin’in yapısı derler. Bu 3 kişi de Ünaldı’da meşhur 3 makinist. Birisi bir markayı model almış, diğeri başkasını. Ünaldı da böyle idi. 1960-70’lerden sonra Belçika’dan ya da yurtdışından tek bir makine parçası dahi gelmemiştir. Tamamı burada yan sanayide tornalarda yapılmıştır.
İthal parça ihtiyacı burada ikame oluyordu yani?
Aynen. Burada iplik fabrikalarında da meşhurdur bu durum.
60’lar ve 70’lerde Türkiye ekonomisi için söylenen ithal ikame meselesinin somut örneği burada yaşanmış.
Aynen. Ama artık öyle sürdürülemez hâle geldi çünkü bir tarafta 40-50 kişinin yaptığın üretimi çok daha az kişi ile, 4-5 kişiyle çok daha kısa sürede yapma imkânı tanıyan bir teknolojiyle senin yarışabilmen mümkün değil ve o pazarda hayatta kalabilmek için o teknolojik dönüşüme ayak uydurmak zorundasın. 2000’lere kadar buna direnildi. Antep sanayisi 2000’den sonra ayakta kalıp daha da büyümek, pazarda daha büyük aktör olabilmek için dönüşüme girdi. Örneğin Erdemoğlu 2000’lerin başında kadar amiyane tabir ile sadece borusu Antep’te öten bir firma iken bugün dünya çapında üretim yapmaktadır. Bunu sağlayan teknolojik dönüşüm sadece Erdemoğlu’nda değil, ona eklenen bir sürü markada görüldü: Sanat Halı, Festival Halı ve benzerleri.
Dönüşümün hemen ekonomik krizden önce kısa sürede gerçekleşmesi, ciddi sermaye giriş çıkışlarının yaşandığı döneme denk gelmesi düşündürücü.
O zaman Başpınar’a geçen fabrikalar o makineleri kurarken, yatırım yaparken önemli oranda Avrupa merkezli krediler aldılar, bu makinelerin bir kısmını kredi şeklinde alıp sonradan üretimle, zamana yayarak ödediler. Aynı zamanda dolaylı bir biçimde pek çok destek oldu. Özellikle iktidardan ve yerel iktidardan bedava yer tahsisi ve benzeri kimi teşvikler, kredi borçlarının ve kimi borçlarının sigorta primlerinin ötelenmesi, hatta bazı fabrikaların uzun yıllar inşaat gibi gösterip vergi ödememeye kadar uzanan kolaylıklar gösterildi. Antep sanayicilerinin genelde ağzından düşmeyen bir şey var: Antep Türkiye’de devletten hiç destek almadan, hiçbir kamu desteği olmadan, kendi yağıyla kavrulan girişimcilerin örnek kentidir falan; hikâye. Antep’te büyük patron olmuş ve devletten çeşitli ve dolaylı bir şekilde bu imtiyaz ve teşviklerden yararlanmamış tek bir patron bile yoktur. Dolayısıyla işin o kısmı hikâye.
Başta söylediğim şeye bağlamak gerekirse işçiler içinde şöyle bir şey gelişti. İşte “sırf Ünaldı’daki birliği dağıtmak için Başpınar’a taşıdılar,” fikri, hâlâ tek tük de olsa Ünaldı dönemini yaşamış ve Başpınar’da çalışmaya devam eden işçiler ya da emekli olanlar arasında yaygındır. Dernek bütün işçilerin birliğini sağlamıştı; artık bir sendika gibi 6 ayda bir liste yayınlıyordu. Yani patronlar sendika gibi muhatap almak zorunda kalıyordu. Sözleşme gibi protokol imzalandı dernek ve patronlar arasında. Sigorta hakkı bile 96’da direnişten sonra yaygın biçimde kazandığımız bir hakka dönüştü. Öncesinde her iş yerinde bir tane ustabaşı falan sigortalı olurdu. O yüzden işçiler de öyle bir algı oldu. Ünaldı’da her sokakta bir kahvehane, bir çay ocağı, dürümcü olurdu; toplantı yerlerimiz işte sokaklardaki dürümcülerdi, kahvehanelerdi, çay ocaklarıydı ve her iş yerine girip çıkabilirdik, yani işçilerin toplanması, bir araya gelmesiyle haberleşmesi, mesai saatleri içinde bile toplanıp bir meseleyi konuşması çok olanaklıydı.
Başpınar döneminin artık fabrika sistemine göre modem işçi sınıfının bazı yönleriyle modernleşmesi bakımından da ileri yönleri var. Çünkü evet, Ünaldı’da işçilerin örgütlenmesi için uygun bir zemin vardı ama bir yönüyle de aslında daha ilkel kalan, yani işçi sınıfının gerçek anlamda fabrika işçisine, proletere dönüşmesine engel olan ilkel yanları da var. Biraz bu avantajlar ortadan kalkınca, öbür fabrika diğer fabrikayı görmeyince böyle yorumlandı. Diğer yandan tam da 2000’lerde başlayan bu dönüşüm, aynı zamanda 96’dan 2000’lere kadar da az çok etkisi devam eden mücadele geleneğini, dernek etrafında toplanarak oluşmuş örgütlü gücü dağıtmak bakımından da patronlar için değerlendirdikleri bir fırsat oldu tabiî.
Dosya çalışmasını yaparken, kıyı kentlerinden sonra içeride ilk yapılan Serbest Bölgelerin, Kayseri (1997) ve ardından Gaziantep’te (1998) olduğunu gördük. 2000’lere doğru aslında bir yönelimin de olduğu, sermayenin ihracata dönük bir vizyonunun olduğunu da gösteriyor. İhracat onla başlayıp onla bitmiyor ama 2000’lerden önce iç bölgelerde ilk adımın da Antep’te olmasının bir anlamı vardır herhâlde?
90’lardan sonra İstanbul sermayesi dediğimiz TUSİAD dışında, Refah Partisi’nin iktidar ortağı olduğu dönemlerde daha çok tartışılmaya başlanan Anadolu sermayesi, Anadolu kaplanları, İslam’ı dediğimiz şeyin Kayseri ile birlikte sayılan iki ana merkezden biri de Antep’ti. Gelen iktidarların taban yaratma, kendi siyasî görüşüne göre sermaye yaratma bakımından da örnek kentlerden biriydi.
20 yıl önce bir atölye düzeyinde olup bugün Türkiye’nin ilk 500’üne giren firmalar var artık. Bu çok hızlı dönüşümü, bir firmanın kendi girişimci yeteneği ile açıklamamız mümkün değil; kamusal bir destek almadan, devletten bir imtiyaz almadan, benzeri teşviklerden yararlanmadan yapabileceğiniz bir şey değil bu. Türkiye’de aslında işçi sınıfının örgütlü mücadelesini dağıtmak, “sorunsuz” bir alan açmak bakımından da Antep önemli bir yerdi.
80’leri, 90’ları ve 2000’leri ele alırsak işçi kompozisyonu nasıldı? 2000’lerden sonra bir dönüşüm oldu mu?
Eskiden alarak bu dönüşümü tamamıyla analiz edecek birikime sahip değilim ama en azından kendi çevremizden, kısmen de geriye dönük edindiğimiz deneyimler, yaptığımız okumalarla şu değerlendirmeleri yapabilirim: Antep’in böyle bir sanayi merkezi olmasında Osmanlı dönemine kadar uzanan, coğrafî konumuyla da bağlantılı olarak geçmişinin etkisi var. Örneğin Antep’te 30’lu yıllarda 5-6 bin tane dokuma tezgâhı olduğuna dair bilgiler var. Hatta 90’lara kadar havlu dokumacılığı da mevcuttu ama sonra havlucular bir greve çıktı; sonra hangi dinamikler rol oynadı çok bilemiyorum ama Uşak tarafına kaydı.
Ama halı ilginç bir şekilde hep büyüyerek ilerledi. Dediğim gibi burada hem yan sanayi yedek parça bakımından çok gelişmiş bir alt yapı var ve bunu sıfırdan yaratmak çok çok zordur. Coğrafî olarak hem Ortadoğu’ya hem Doğu Avrupa ülkelerine yakınlığı ve İpek Yolu üzerinde bir kent olması; yanı sıra uluslararası taşımada iş gücü birikmiş bir kent olması Antep’i avantajlı bir kent hâline getirdi. Bunun dışında ben daha böyle Türkiye’nin siyasal konjonktürüne dair özel nedenleri de olabileceğini düşünüyorum. Birincisi, tam sınırında yani Doğu ve Güneydoğu’nun en batı sınırında iken ve her ne kadar da Güneydoğu sınırları içinde, hatta Kürdistan coğrafyasının bile bir parçası, Mezopotamya’nın bir parçası olsa da, orijini bakımında aslında Türk ağırlıklı bir kenttir.
Özellikle daha 80 öncesinden başlayarak da Urfa, Malatya, Maraş gibi kendine sınır daha doğu illerinden ve Adıyaman’dan çok yoğun göç almış bir kent. 80’den sonra işte Van’a kadar gidiyor. Van, Şırnak, Cizre, Siirt buralardan da çok yoğun bu göçler sonucu da şu anda Antep nüfusunun abartısız yarısı Kürt’tür. Bazılarına göre daha fazla. Zaten Antep’in Nizip, Yavuzeli başta olmak üzere büyük ilçelerinin kırsalında da büyük oranda Kürtlerin yaşadığı bölgeler var, İslahiye’nin yine aynı şekilde; o yüzden biraz daha kozmopolit bir yapısı var.
Göçenler eskiden beri, önemli oranda üretime entegre olmuşlar.
Evet, ekonomik göçlerdir bunlar. 90’larda köy yakmaların, köy boşaltmaların en yoğun yaşandığı dönemde bile Antep’in Doğu ve Kürt illerinden aldığı göç; ekonomik göçtür. Örneğin, gidin mesela Antep daha yakındır ama işte köy yakmalardan ve politik nedenlerden dolayı asıl göç Adana’dadır, Mersin’dedir ve İstanbul’dadır. Antep’te ise daha sınırlı sayıdadır. Antep’te 80’den önce buraya yerleşmiş, artık Antep şivesinden dolayı bunu ayırt edemeyeceğimiz Vanlılar vardır mesela. Siirtliler vardır, 60-70’li yıllardan beri ekonomik nedenlerle gelip göçmüşler ve sonrasındaki göçlerde hep akraba hemşeri ilişkisi ile mesleklere göre de şekillenmiş. Vanlılar, Siirtliler genelde taşımacılık işi ile uğraşıyorlar ya da mesela gıda sektöründe, buğday, un, yem fabrikalarının sahipleri genelde Cizrelidir.
Antep, 2000’den sonra da giderek batısından da şimdi Osmaniye’de, Adana’dan göç alan bir kent. Adana Sanayi büyük oranda tasfiye oldu biliyorsunuz. Özellikle tekstil ve emek yoğunluklu sektörler bakımından Antep’te sadece organize sanayi bölgesinde 200 bin işçi çalışmakta. Türkiye’nin yüzölçümü olarak en büyük organize sanayi bölgesi hâline geldi. Bu gibi nedenlerden dolayı Antep hep göç aldı. 90’lara kadar Antep işçi profilinde, bugüne oranla görece sol fikirlerin, daha mücadeleci geleneklerin işçiler içinde daha güçlü olduğunu biliyoruz. Ünaldı’da örneğin 1977’de, 78’de grevlerden bahsedilir. 70’lerden beri mesela Ünaldı iplik işçileri içinde yaşanmış grevler, direnişler ve devrimci sol örgütlerin, işçiler içinde, bu işçi havzalarında hep işçi çalışması olmuştur. Ünaldı’da işte dokuma işleri içinde Halkın Kurtuluşu geleneği, iplik işçileri içinde Emeğin Birliği gibi gruplar hep bir şekilde etkin olmuştur. Hatta buradan işçi önderleri çıkmış, bir şekilde sol siyaset içinde de etkili olmuştur.
90’lardan sonra, 90’ların sonunda özellikle göç daha bir ivme kazandı. Ondan önce diyelim Antep senede 10 bin göç alıyorsa bu 50 bine çıktı. Bu hep sanayinin büyümesiyle birlikte oldu. Hâlen göç alıyor, hatta hızlanmış durumda. Çünkü Antep’te eğer bir fabrikada az çok vasıf gerektirmeyen bir işi yapabilecek durumdaysanız işsiz kalmazsınız, hâlâ öyledir. O yüzden Antep, sürekli kolayca iş bulunabilir bir merkez. Hem sanayi hem ticaret bakımından yüz binlerce işçinin çalıştığı bir kent olması bu şekilde oldu ve bu tabiî işçi sınıfının profilinde de bir değişime neden oldu. Çünkü büyük oranda göçü kırsaldan aldı. Kırsal kesimlerden sınıf bilinci, sınıf mücadelesi bilinci hiç olmayan, işçileşmemiş kesimler yığınlar hâlinde fabrikalara ve üretimin içine dâhil olunca işçi sınıfının ana gövdesini oluşturdular kısa bir sürede.
Nasıl bir etkisi oldu?
Şöyle bir etkisi oldu: işçilerin öteden beri az çok eğilim, gelenek hâline getirdikleri, kimi önemli talepleri için örgütlenme ve mücadele etme kültürünü tabiî ki biraz geriletti. Örneğin daha ağır koşullarda, sosyal hakları talep etmeden çalışmaya razı olmak arttı. Dünyanın her yerinde göçle gelenler çaresizliğinden göç etmiş insandır, ekonomik olarak olduğu yerde artık hayatını sürdüremediği için gelmiştir ve geldiğin yerde hayatta kalmak için oranın yerlisi, yerleşik olanına oranla daha kötü koşulları kabul etmeye yatkındır. Dolayısıyla işçilerin daha önce yerleşik olan işçilerin taleplerini de baskılayan sonuçlara yol açtı ve bu ciddi gerilimlere de neden oldu. Mesela ben yine Ünaldı’dan örnek vereyim. 96 grevine kadar, yani o 95, 96 dönemine kadar ben kendim de bizzat bu duyguyu hatırlıyorum. Ünaldı’da mesela Urfalı işçilerden nefret ederlerdi, yani Antep’in yerlisi olan dokuma işleri Urfalı işleri sevmezdi.
Bozova’nın bir köyünden adam gelmiş ve dokumacılığa başlamış, 2-3 yıl sonra onun akrabaları da gelerek aynı iş yerinde çalışıyor. Suriyeliler için olan duyguların aynısı, “Urfalılar yüzünden biz işimizi kaybediyoruz, Urfalılar yüzünden zam alamıyoruz, Urfalılar yüzünden biz daha çok çalışıyoruz, Urfalılar yüzünden biz daha çok eziliyoruz çünkü onlar hiçbir şeye itiraz etmiyor.” Hakikaten de ilk yıllar öyle: Sen pazar çalışmazsın, o çalışır; sen zam istersin, o istemez, daha azına kabul eder falan. O zaman biz genç bir işçiyken, yemek saatinde derneğe uğrardık; dernekte şu tartışmaları hatırlıyorum: İşte biri “Urfalılar yüzünden…” deyince, dernek yönetimi, daha çok Emek Partili işçilerin öncülük ettiği, onların kurduğu bir dernekti, hep bize, “Böyle düşünürseniz bu patronların işine yarar,” derdi. Mesela Mikail abi işçilere önderlik eden kişi, kendisi de Suruçludur, şöyle derdi: “Bugün evet, Urfalı işçiler yeni geldiği için sizden daha zor koşullarda çalışmayı kabul ediyor olabilirler ama onlar işçileşecek, yarın sizinle birlikte mücadele edecekler, siz bugün onlardan nefret ederek onlara düşman olursanız ancak patrona hizmet edersiniz. Sizin tam tersine, bizim patrona karşı Urfalı, Siirtli, Antepli, Besnili, Adıyamanlı diye bölünmeden birlik olmamız lâzım.”
https://www.sosyalizm.org/birtek-sen-genel-baskani-mehmet-turkmen-ile-soylesi-4194
Bu öngörü doğrulandı.

